Bir yazar için vatan, sadece üzerinde yürüdüğü toprak değil, ana dilinin evidir. Bu yüzden sürgün, bir edebiyatçı için sadece fiziksel bir ayrılık değil; köklerinden koparılma, bir boşluğa fırlatılma halidir. Ancak tarih göstermiştir ki; bedenler sınırların ötesine itilse de, fikirler ve kalemler barikat tanımaz. Hatta bazen, o çok sevilen vatanın hasreti, dünya edebiyatının en görkemli şaheserlerinin mürekkebi olur.
Türk edebiyat tarihi, ne yazık ki fikirleri yüzünden haksızca "öteki" ilan edilen, vatan sevgisi tartışmaya açılmayacak kadar büyük olan kalemlerin zorunlu göçleriyle doludur. Bu isimlerin ortak noktası, sürgünde dahi sadece vatanlarını düşünmüş olmalarıdır.
Nâzım Hikmet: "Vatan haini" damgası vurularak hayatının büyük kısmını hapislerde ve ardından Moskova'nın karlı sokaklarında geçiren Nâzım, aslında Türk şiirini dünyaya tanıtan en büyük vatanseverdi. Onun sürgünde yazdığı "Memleketimden İnsan Manzaraları", Anadolu’nun kokusunu ve insanının ruhunu sınırlardan içeri taşıyan sessiz bir çığlıktır.
Namık Kemal: Türk edebiyatında "Vatan Şairi" denince akla gelen ilk isim olan Namık Kemal, ömrünün büyük bir kısmını zindanlarda ve sürgünlerde geçirmiştir. Vatan Yahut Silistre oyununun ardından Mağusa’ya sürülmüş, bedeni kale duvarları arasına hapsedilse de ruhu her zaman İstanbul’da ve Anadolu’da dolaşmıştır. Onun sürgündeyken kaleme aldığı eserler, sadece birer edebi metin değil; hürriyet, adalet ve vatan kavramlarını Türk toplumunun hafızasına kazıyan birer manifestodur.
Halide Edib Adıvar: Milli Mücadele’nin ateşten gömleğini giyen, cephede savaşan Halide Edib bile bir dönem siyasi fikir ayrılıkları nedeniyle vatanından uzak kalmış, ancak bu süreçte İngilizce kaleme aldığı eserlerle Doğu-Batı sentezini dünyaya anlatmıştır.
Sürgün sadece bizim coğrafyamızın kaderi değil; dünyanın dört bir yanında dürüst kalemlerin sırtındaki ağır bir yüktür.
Victor Hugo: III. Napolyon’a muhalif olduğu için 19 yıl boyunca sürgün hayatı yaşayan Hugo, en unutulmaz eseri olan Sefiller’i vatanından uzaktayken tamamlamıştır. Sürgün, onun adalet arayışını köreltmek yerine daha da keskinleştirmiştir.
Stefan Zweig: Nazi zulmünden kaçarak kıta kıta gezen Zweig, Avrupa'nın kültürel çöküşüne dayanamayıp Brezilya'da hayatına son verdiğinde, cebinde insanlığa bıraktığı muazzam biyografiler ve o meşhur "Satranç" romanı vardı. O, bedenen kaçsa da ruhuyla her zaman eski kıtasındaydı.
Milan Kundera: Çekoslovakya’dan Paris’e uzanan yaşam yolculuğunda Kundera, totaliter rejimlerin bireyi nasıl ezdiğini "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" ile anlatırken, aslında hafızanın ve unutmamanın önemini vurguluyordu.
Ve Kalemin Zaferi.....
Sürgün edebiyatı bize şunu öğretir: Fikirler pasaport sormaz. Yazarları sınır dışı edebilirsiniz, onları vatandaşlıktan çıkarabilir veya pasaportlarına el koyabilirsiniz; ancak yazdıkları bir kelimeyi bile sınır kapılarında durduramazsınız.
Bugün Nâzım Hikmet’i, Victor Hugo’yu ya da Sabahattin Ali’yi okuduğumuzda, onları sürgüne gönderen muktedirlerin isimlerini çoktan unuttuk. Geriye kalan ise o haksız ayrılıkların acısıyla yoğrulmuş, zamana meydan okuyan o devasa eserler oldu. Çünkü gerçek vatan, bir yazarın dürüstlüğünde ve okurunun kalbinde kurduğu o sarsılmaz ülkedir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Rüya Çakır
SÜRGÜNLER
Sürgünler
Bir yazar için vatan, sadece üzerinde yürüdüğü toprak değil, ana dilinin evidir. Bu yüzden sürgün, bir edebiyatçı için sadece fiziksel bir ayrılık değil; köklerinden koparılma, bir boşluğa fırlatılma halidir. Ancak tarih göstermiştir ki; bedenler sınırların ötesine itilse de, fikirler ve kalemler barikat tanımaz. Hatta bazen, o çok sevilen vatanın hasreti, dünya edebiyatının en görkemli şaheserlerinin mürekkebi olur.
Türk edebiyat tarihi, ne yazık ki fikirleri yüzünden haksızca "öteki" ilan edilen, vatan sevgisi tartışmaya açılmayacak kadar büyük olan kalemlerin zorunlu göçleriyle doludur. Bu isimlerin ortak noktası, sürgünde dahi sadece vatanlarını düşünmüş olmalarıdır.
Nâzım Hikmet: "Vatan haini" damgası vurularak hayatının büyük kısmını hapislerde ve ardından Moskova'nın karlı sokaklarında geçiren Nâzım, aslında Türk şiirini dünyaya tanıtan en büyük vatanseverdi. Onun sürgünde yazdığı "Memleketimden İnsan Manzaraları", Anadolu’nun kokusunu ve insanının ruhunu sınırlardan içeri taşıyan sessiz bir çığlıktır.
Namık Kemal: Türk edebiyatında "Vatan Şairi" denince akla gelen ilk isim olan Namık Kemal, ömrünün büyük bir kısmını zindanlarda ve sürgünlerde geçirmiştir. Vatan Yahut Silistre oyununun ardından Mağusa’ya sürülmüş, bedeni kale duvarları arasına hapsedilse de ruhu her zaman İstanbul’da ve Anadolu’da dolaşmıştır. Onun sürgündeyken kaleme aldığı eserler, sadece birer edebi metin değil; hürriyet, adalet ve vatan kavramlarını Türk toplumunun hafızasına kazıyan birer manifestodur.
Halide Edib Adıvar: Milli Mücadele’nin ateşten gömleğini giyen, cephede savaşan Halide Edib bile bir dönem siyasi fikir ayrılıkları nedeniyle vatanından uzak kalmış, ancak bu süreçte İngilizce kaleme aldığı eserlerle Doğu-Batı sentezini dünyaya anlatmıştır.
Sürgün sadece bizim coğrafyamızın kaderi değil; dünyanın dört bir yanında dürüst kalemlerin sırtındaki ağır bir yüktür.
Victor Hugo: III. Napolyon’a muhalif olduğu için 19 yıl boyunca sürgün hayatı yaşayan Hugo, en unutulmaz eseri olan Sefiller’i vatanından uzaktayken tamamlamıştır. Sürgün, onun adalet arayışını köreltmek yerine daha da keskinleştirmiştir.
Stefan Zweig: Nazi zulmünden kaçarak kıta kıta gezen Zweig, Avrupa'nın kültürel çöküşüne dayanamayıp Brezilya'da hayatına son verdiğinde, cebinde insanlığa bıraktığı muazzam biyografiler ve o meşhur "Satranç" romanı vardı. O, bedenen kaçsa da ruhuyla her zaman eski kıtasındaydı.
Milan Kundera: Çekoslovakya’dan Paris’e uzanan yaşam yolculuğunda Kundera, totaliter rejimlerin bireyi nasıl ezdiğini "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" ile anlatırken, aslında hafızanın ve unutmamanın önemini vurguluyordu.
Ve Kalemin Zaferi.....
Sürgün edebiyatı bize şunu öğretir: Fikirler pasaport sormaz. Yazarları sınır dışı edebilirsiniz, onları vatandaşlıktan çıkarabilir veya pasaportlarına el koyabilirsiniz; ancak yazdıkları bir kelimeyi bile sınır kapılarında durduramazsınız.
Bugün Nâzım Hikmet’i, Victor Hugo’yu ya da Sabahattin Ali’yi okuduğumuzda, onları sürgüne gönderen muktedirlerin isimlerini çoktan unuttuk. Geriye kalan ise o haksız ayrılıkların acısıyla yoğrulmuş, zamana meydan okuyan o devasa eserler oldu. Çünkü gerçek vatan, bir yazarın dürüstlüğünde ve okurunun kalbinde kurduğu o sarsılmaz ülkedir.