Yüz yıllardır aşk için şiirler yazılıyor, şarkılar besteleniyor, romanlar yazılıyor.
İnsan hayatındaki en önemli şeymiş gibi anlatılıyor. Uğruna savaşlar çıkıyor, şehirler terk ediliyor, akıllar baştan gidiyor.
Peki durup bir sormak mümkün mü: Aşk gerçekten bu kadar önemli mi?
Belki de soruyu yanlış yerden soruyoruz. Çünkü aşk, çoğu zaman neyi yaşadığımızdan çok, nasıl anlatıldığıyla büyüyor. İnsanlık tarihi boyunca aşk, yalnızca bir duygu değil; bir anlatı, bir mit, hatta bir ideal olarak kuruldu. Şairler dizeler, besteciler şarkılar yazdı, sinema onu sonsuz mutluluğun anahtarı gibi sundu. Böylece aşk, sıradan bir insan deneyimi olmaktan çıkıp neredeyse varoluşun merkezine yerleşti.
Oysa insan hayatı sadece aşktan ibaret değil.
Yaşamak, çoğu zaman sabahları uyanmak, bir işi sürdürmek, hayatta kalmak, anlam aramak, bazen yalnız kalmak, bazen dayanmak demek. Aşk bu tabloda güçlü bir renk olabilir; ama bütün resim değildir. Buna rağmen, aşk yoksa hayat eksikmiş gibi düşünülür. Sanki aşksız bir hayat, yaşanmaya değmezmiş gibi…
Belki de bu yüzden aşk, olmadığı zaman daha da önemli görünür. Yokluğu, varlığından daha görünürdür. İnsanlar çoğu zaman aşktan çok, aşksız kalmaktan korkar. Bir başkasının gözünde “seçilmiş” olma ihtiyacı, aşkı bir duygu olmaktan çıkarıp bir kanıta dönüştürür: “Demek ki değerliyim.”
Edebiyatın ve sanatın burada payı büyüktür. Çünkü sanat, çoğunlukla aşırı duygularla ilgilenir. Sakin, dengeli, sürdürülebilir sevgiler pek anlatılmaz; onlar dramatik değildir. Oysa hayatın büyük kısmı dramatik olmayan anlardan oluşur. Birlikte susabilmek, bir arada olabilmek ve hatta beraber yalnız kalabilmek, büyük aşklardan daha zor ama daha gerçektir.
Belki de aşk, bize anlatıldığı kadar her şey değildir.
Ama yine de önemlidir. Çünkü aşk, insanın kendini başka bir insanda denemesi, sınaması, bazen kaybetmesi, bazen büyümesi demektir. Sorun, aşkı hayatın tek anlamı haline getirdiğimizde başlar. O noktada aşk, bir zenginlik olmaktan çıkıp bir yük olur.
Peki ben bu yazıyı şöyle yazsaydım;
'''Aşk, sadece iki insan arasındaki bir çekim değil; ruhun kendi eksikliğini bir başka aynada tamamlama çabasıdır. Dante Alighieri’nin dediği gibi, aşk "Güneşi ve diğer yıldızları yerinden oynatan" o muazzam kuvvettir. Hayatın kaosu içinde bir anlam arayışına girdiğimizde, bizi maddeselliğin soğukluğundan çekip alan tek sığınak bu tutkudur. İnsan, sevdiği ölçüde genişler ve ancak bir başkasının kalbinde yer bulduğunda kendi varlığının sınırlarını idrak eder. Bu yüzden aşk, bir lüks değil; varoluşun en saf, en çıplak ve en asil formudur.
Victor Hugo’nun veciz ifadesiyle, "Hayatın en büyük mutluluğu, sevildiğimize dair duyduğumuz inançtır." Bu inanç, insanın kederle başa çıkmasını sağlayan yegâne kalkandır. Zamanın acımasız dişlileri arasında her şey eskiyip yok olurken, sadece yürekten süzülen duygular ölümsüzlüğün kokusunu taşır. Dolayısıyla aşkı hayatın merkezine koymak, aslında hayatın kendisine, yani canlı olmanın o muhteşem mucizesine en içten saygı duruşunda bulunmaktır.'''
Aşk yanlısı ve toz pembe bir yerden bakıp yazsaydım; okur bunu daha romantik ama gerçek dışı bulmaz mıydı? Acaba yüzyıllarca bize yapılan bu muydu? Doz doz, küçük küçük beynimize işlenen o ulvi aşk duygusunu bulamadıkça, yoksunluk yaşatmak mıydı?
Aşk önemsiz değildir, sadece çok önemli değildir.
Belki de doğru soru şudur:
Aşk hayatın merkezi mi, yoksa hayatın içindeki güçlü duraklardan biri mi?
Aşk, onsuz da yaşanabilen ama içindeyken insanı kendisiyle yüzleştiren nadir deneyimlerden biridir evet kabul. Fakat ne kutsal bir kurtarıcıdır ne de abartıldığı kadar masum. Sadece insana dair, fazlasıyla insanca bir hâl.
Ve belki de bu yüzden, yazılmaya devam ediyordur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Rüya Çakır
Aşk gerçekten bu kadar önemli mi?
Yüz yıllardır aşk için şiirler yazılıyor, şarkılar besteleniyor, romanlar yazılıyor.
İnsan hayatındaki en önemli şeymiş gibi anlatılıyor. Uğruna savaşlar çıkıyor, şehirler terk ediliyor, akıllar baştan gidiyor.
Peki durup bir sormak mümkün mü: Aşk gerçekten bu kadar önemli mi?
Belki de soruyu yanlış yerden soruyoruz. Çünkü aşk, çoğu zaman neyi yaşadığımızdan çok, nasıl anlatıldığıyla büyüyor. İnsanlık tarihi boyunca aşk, yalnızca bir duygu değil; bir anlatı, bir mit, hatta bir ideal olarak kuruldu. Şairler dizeler, besteciler şarkılar yazdı, sinema onu sonsuz mutluluğun anahtarı gibi sundu. Böylece aşk, sıradan bir insan deneyimi olmaktan çıkıp neredeyse varoluşun merkezine yerleşti.
Oysa insan hayatı sadece aşktan ibaret değil.
Yaşamak, çoğu zaman sabahları uyanmak, bir işi sürdürmek, hayatta kalmak, anlam aramak, bazen yalnız kalmak, bazen dayanmak demek. Aşk bu tabloda güçlü bir renk olabilir; ama bütün resim değildir. Buna rağmen, aşk yoksa hayat eksikmiş gibi düşünülür. Sanki aşksız bir hayat, yaşanmaya değmezmiş gibi…
Belki de bu yüzden aşk, olmadığı zaman daha da önemli görünür. Yokluğu, varlığından daha görünürdür. İnsanlar çoğu zaman aşktan çok, aşksız kalmaktan korkar. Bir başkasının gözünde “seçilmiş” olma ihtiyacı, aşkı bir duygu olmaktan çıkarıp bir kanıta dönüştürür: “Demek ki değerliyim.”
Edebiyatın ve sanatın burada payı büyüktür. Çünkü sanat, çoğunlukla aşırı duygularla ilgilenir. Sakin, dengeli, sürdürülebilir sevgiler pek anlatılmaz; onlar dramatik değildir. Oysa hayatın büyük kısmı dramatik olmayan anlardan oluşur. Birlikte susabilmek, bir arada olabilmek ve hatta beraber yalnız kalabilmek, büyük aşklardan daha zor ama daha gerçektir.
Belki de aşk, bize anlatıldığı kadar her şey değildir.
Ama yine de önemlidir. Çünkü aşk, insanın kendini başka bir insanda denemesi, sınaması, bazen kaybetmesi, bazen büyümesi demektir. Sorun, aşkı hayatın tek anlamı haline getirdiğimizde başlar. O noktada aşk, bir zenginlik olmaktan çıkıp bir yük olur.
Peki ben bu yazıyı şöyle yazsaydım;
'''Aşk, sadece iki insan arasındaki bir çekim değil; ruhun kendi eksikliğini bir başka aynada tamamlama çabasıdır. Dante Alighieri’nin dediği gibi, aşk "Güneşi ve diğer yıldızları yerinden oynatan" o muazzam kuvvettir. Hayatın kaosu içinde bir anlam arayışına girdiğimizde, bizi maddeselliğin soğukluğundan çekip alan tek sığınak bu tutkudur. İnsan, sevdiği ölçüde genişler ve ancak bir başkasının kalbinde yer bulduğunda kendi varlığının sınırlarını idrak eder. Bu yüzden aşk, bir lüks değil; varoluşun en saf, en çıplak ve en asil formudur.
Victor Hugo’nun veciz ifadesiyle, "Hayatın en büyük mutluluğu, sevildiğimize dair duyduğumuz inançtır." Bu inanç, insanın kederle başa çıkmasını sağlayan yegâne kalkandır. Zamanın acımasız dişlileri arasında her şey eskiyip yok olurken, sadece yürekten süzülen duygular ölümsüzlüğün kokusunu taşır. Dolayısıyla aşkı hayatın merkezine koymak, aslında hayatın kendisine, yani canlı olmanın o muhteşem mucizesine en içten saygı duruşunda bulunmaktır.'''
Aşk yanlısı ve toz pembe bir yerden bakıp yazsaydım; okur bunu daha romantik ama gerçek dışı bulmaz mıydı? Acaba yüzyıllarca bize yapılan bu muydu? Doz doz, küçük küçük beynimize işlenen o ulvi aşk duygusunu bulamadıkça, yoksunluk yaşatmak mıydı?
Aşk önemsiz değildir, sadece çok önemli değildir.
Belki de doğru soru şudur:
Aşk hayatın merkezi mi, yoksa hayatın içindeki güçlü duraklardan biri mi?
Aşk, onsuz da yaşanabilen ama içindeyken insanı kendisiyle yüzleştiren nadir deneyimlerden biridir evet kabul. Fakat ne kutsal bir kurtarıcıdır ne de abartıldığı kadar masum. Sadece insana dair, fazlasıyla insanca bir hâl.
Ve belki de bu yüzden, yazılmaya devam ediyordur.