Zamanın durdurulamaz akışında elimizde kalan tek tutamak, o meşhur "geçmiş" sandığıdır. Ancak o sandığı her açtığımızda, içindekilerin bıraktığımız gibi kalmadığını fark ederiz. Bu noktada zihnimizi kurcalayan o derin soru belirir: Anılarımız yaşanmışlığın sadık birer kaydı mıdır, yoksa her hatırlayışta yeniden kaleme aldığımız edebi birer metin mi?
Anları unutulmaz yapan, hatırladığımızda bizde bıraktığı tattır. Öyle ki; bazen gerçeklik algımızı dahi bozabilirler.
Bilim ve felsefenin kesiştiği o puslu alanda gerçeklik, sandığımızdan çok daha esnektir. Nörobiyoloji bize der ki; bir anıyı çağırmak, tozlu bir kütüphaneden eski bir kitabı çekip okumak değildir. Aksine, o kitabı her seferinde eksik sayfaları tamamlayarak, o anki ruh halimizin mürekkebiyle yeniden yazmaktır.
Hatırlamanın bir yaratım süreci olduğunu vasayalım; İnsan zihni, boşluklardan nefret eder. Bir olayı anımsarken aradaki silikleşmiş detayları, bugünkü bilincimizin süzgecinden geçirerek yamalarız. Bu bir "yalan" değil, zihnin tutarlılık arayışıdır.
Bugün duyduğunuz bir pişmanlık, on yıl önceki bir hatıranın renklerini soldurabilir ya da bir zafer sarhoşluğu, geçmişteki tüm engelleri destansı birer dekor haline getirebilir.
Zamanın Perspektifinde İlk gençlik aşkınızı hatırladığınızda, aslında o günü değil, o günü en son hatırladığınız "o anı" o ''duyguyu'' hatırlarsınız. Yani anı, kopyanın kopyası haline gelir.
Gerçekliğin Edebi Halinde ise, anılar gerçekliğin fotoğrafları değil, izlenimci tablolarıdır. Eğer anılarımız katı ve değişmez olsaydı, onlarla birlikte büyüyemezdik. Onları yeniden yazabiliyor oluşumuz, aslında geçmişle barışma veya ondan ders çıkarma kabiliyetimizdir. Her hatıra, sahibinin o günkü ihtiyacına göre şekillenen öznel bir metindir.
"Geçmiş aslında hiç ölmez, hatta geçmiş bile değildir." – William Faulkner
Faulkner’ın da işaret ettiği gibi; geçmiş, bugün giydiğimiz ruhun dikişlerindedir. Ancak o dikişleri her söküp diktiğimizde, ruhun formu değişir. Bizler; kendi hayat hikayemizin hem başrolü, hem de durmaksızın metni revize eden editörleriyiz.
Sonuç olarak; anılarımız katı birer gerçeklik değil, yaşama tutunmamızı sağlayan akışkan anlatılardır. Onların "gerçek" olup olmamasından ziyade, bugün bize ne anlattıkları ve bizi kime dönüştürdükleri daha hayatidir.
Belki de hakikat, yaşanmış olanda değil, o yaşanmışlığı bugün nasıl anladığımızda gizlidir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Rüya Çakır
Anılar Gerçek mi?
Anılar Gerçek mi?
Zamanın durdurulamaz akışında elimizde kalan tek tutamak, o meşhur "geçmiş" sandığıdır. Ancak o sandığı her açtığımızda, içindekilerin bıraktığımız gibi kalmadığını fark ederiz. Bu noktada zihnimizi kurcalayan o derin soru belirir: Anılarımız yaşanmışlığın sadık birer kaydı mıdır, yoksa her hatırlayışta yeniden kaleme aldığımız edebi birer metin mi?
Anları unutulmaz yapan, hatırladığımızda bizde bıraktığı tattır. Öyle ki; bazen gerçeklik algımızı dahi bozabilirler.
Bilim ve felsefenin kesiştiği o puslu alanda gerçeklik, sandığımızdan çok daha esnektir. Nörobiyoloji bize der ki; bir anıyı çağırmak, tozlu bir kütüphaneden eski bir kitabı çekip okumak değildir. Aksine, o kitabı her seferinde eksik sayfaları tamamlayarak, o anki ruh halimizin mürekkebiyle yeniden yazmaktır.
Hatırlamanın bir yaratım süreci olduğunu vasayalım; İnsan zihni, boşluklardan nefret eder. Bir olayı anımsarken aradaki silikleşmiş detayları, bugünkü bilincimizin süzgecinden geçirerek yamalarız. Bu bir "yalan" değil, zihnin tutarlılık arayışıdır.
Bugün duyduğunuz bir pişmanlık, on yıl önceki bir hatıranın renklerini soldurabilir ya da bir zafer sarhoşluğu, geçmişteki tüm engelleri destansı birer dekor haline getirebilir.
Zamanın Perspektifinde İlk gençlik aşkınızı hatırladığınızda, aslında o günü değil, o günü en son hatırladığınız "o anı" o ''duyguyu'' hatırlarsınız. Yani anı, kopyanın kopyası haline gelir.
Gerçekliğin Edebi Halinde ise, anılar gerçekliğin fotoğrafları değil, izlenimci tablolarıdır. Eğer anılarımız katı ve değişmez olsaydı, onlarla birlikte büyüyemezdik. Onları yeniden yazabiliyor oluşumuz, aslında geçmişle barışma veya ondan ders çıkarma kabiliyetimizdir. Her hatıra, sahibinin o günkü ihtiyacına göre şekillenen öznel bir metindir.
"Geçmiş aslında hiç ölmez, hatta geçmiş bile değildir." – William Faulkner
Faulkner’ın da işaret ettiği gibi; geçmiş, bugün giydiğimiz ruhun dikişlerindedir. Ancak o dikişleri her söküp diktiğimizde, ruhun formu değişir. Bizler; kendi hayat hikayemizin hem başrolü, hem de durmaksızın metni revize eden editörleriyiz.
Sonuç olarak; anılarımız katı birer gerçeklik değil, yaşama tutunmamızı sağlayan akışkan anlatılardır. Onların "gerçek" olup olmamasından ziyade, bugün bize ne anlattıkları ve bizi kime dönüştürdükleri daha hayatidir.
Belki de hakikat, yaşanmış olanda değil, o yaşanmışlığı bugün nasıl anladığımızda gizlidir.