Çocukken hayat sonsuz gibi gelir. Zaman geniş, önünde uzanan yıllar uzak hissedilir.
40 yaşına gelindiğinde ise; bıçak sırtı kadar ince bir çizginin üzerinde, geride bırakılan zamana bakar, önünüzde uzanan zamanın eskisi kadar sınırsız olmadığıyla yüzleşirsiniz.
Yeniden bir göz atarsınız hayata, hayatınıza… Güncellersiniz önceliklerinizi, hayat da yakın çevrenizi sadeleştirir. Hafifler yüreğinize ağır gelenler. Vazgeçersiniz çok da önemi olmayan meşguliyetlerden.
Takılmazsınız kişisel güç dengelerine fazlasıyla.
Kendinizi ispat etmeyi bırakırsınız. Çünkü zaten ortada olanları görmek en büyük özgürlükken, hayatı okuyamayanlar için çırpınmazsınız. Hayatın; zenginleşmek ve güçlenmekten öte, “olmak” fiilinin hakkını vermek olduğuna şahitlik edersiniz.
Göz açıp kapayana kadar geçen her “an”, sizin ruhsal hamurunuzu özenle yoğuruyordu arka planda. Bugünkü sizin ustası, o anlık kesitlerde saklı seçimleriniz ve algılarınızdı. Yüreğinizin titrediği ateşle pişen bir “olgunlaşma” süreciydi.
Yaşadığınız her “olay”, sihirli bir aynanın yansımasıydı. Bazen aynaya bakan, bazen yansıyan… Bazen de yansıtılanın gölgesinde arka planda kalan. Hayat, akıllı bir sistem gibi içinizdeki saklı hazineleri, hamlıkları, hassasiyetleri ve hastalıkları gün yüzüne çıkarır.
Güneşin dünyaya ulaşan ışıkları gibi, insanın da ruhsal ışığının önünde duran gölgeleri delip aydınlığa ulaşma eğilimi vardır. Kişilere takılmak, kendi mevcudiyetinizi yok saymaktır. Size su sıçrayabilir, çamur atılabilir ama siz yolunuza devam edeceksiniz. Çünkü destinasyon, hepimiz için aynı kaynağa dönme meselesidir. Farklı olan duraklarımız ve yolculuğumuzdur. Bunu fark ettiğinizde ne başkasının durağını kınarsınız ne de valizindeki eşyaları. Kendi yolunuz en kutsal yoldur. Gerçek özgürlük işte bu ilahi kurguyu içtenlikle anlayabilmekten doğar.
Bazı ruhlar için hayat bir günlüktür. O enerjiyi alıp giderler. Sevdiğinizden ayrılmak sizin için bir kayıp, onun için bir tamamlanmadır. Son eksik parçasıyla bütünleşmektir. Noksan parçanızın ne olduğunu ne siz ne de bir başkası bilebilir. 100 yıllık bir ömürde de sayısız ayrılık, sayısız yokluk vardır. Her yokluğun içinde bir boşluk, bir boşluğun içinde bir fırsat vardır. Hayatın zekâsına güvenmek ve o varoluş ortamında teslimiyetle ilerlemek, sahne aldığınız her an hızınızı ve doyumunuzu artıracaktır.
Orta yaşın bıçak sırtı…
Ya bıçağın keskin ucunu ayaklarınızın altına alıp canınızın acımasına seyirci kalacaksınız ya da sapını elinize alıp o keskinliğin gücüyle ekmeğinizi dilimleyeceksiniz.
Bıçak sırtı olan yalnızca bakış açınız ve seçimlerinizdir. Ve en çok da kurguyu dosdoğru okuyabilmektir…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Hanife Koşar
Orta Yaşın Bıçak Sırtı
Çocukken hayat sonsuz gibi gelir. Zaman geniş, önünde uzanan yıllar uzak hissedilir.
40 yaşına gelindiğinde ise; bıçak sırtı kadar ince bir çizginin üzerinde, geride bırakılan zamana bakar, önünüzde uzanan zamanın eskisi kadar sınırsız olmadığıyla yüzleşirsiniz.
Yeniden bir göz atarsınız hayata, hayatınıza… Güncellersiniz önceliklerinizi, hayat da yakın çevrenizi sadeleştirir. Hafifler yüreğinize ağır gelenler. Vazgeçersiniz çok da önemi olmayan meşguliyetlerden.
Takılmazsınız kişisel güç dengelerine fazlasıyla.
Kendinizi ispat etmeyi bırakırsınız. Çünkü zaten ortada olanları görmek en büyük özgürlükken, hayatı okuyamayanlar için çırpınmazsınız. Hayatın; zenginleşmek ve güçlenmekten öte, “olmak” fiilinin hakkını vermek olduğuna şahitlik edersiniz.
Göz açıp kapayana kadar geçen her “an”, sizin ruhsal hamurunuzu özenle yoğuruyordu arka planda. Bugünkü sizin ustası, o anlık kesitlerde saklı seçimleriniz ve algılarınızdı. Yüreğinizin titrediği ateşle pişen bir “olgunlaşma” süreciydi.
Yaşadığınız her “olay”, sihirli bir aynanın yansımasıydı. Bazen aynaya bakan, bazen yansıyan… Bazen de yansıtılanın gölgesinde arka planda kalan. Hayat, akıllı bir sistem gibi içinizdeki saklı hazineleri, hamlıkları, hassasiyetleri ve hastalıkları gün yüzüne çıkarır.
Güneşin dünyaya ulaşan ışıkları gibi, insanın da ruhsal ışığının önünde duran gölgeleri delip aydınlığa ulaşma eğilimi vardır. Kişilere takılmak, kendi mevcudiyetinizi yok saymaktır. Size su sıçrayabilir, çamur atılabilir ama siz yolunuza devam edeceksiniz. Çünkü destinasyon, hepimiz için aynı kaynağa dönme meselesidir. Farklı olan duraklarımız ve yolculuğumuzdur. Bunu fark ettiğinizde ne başkasının durağını kınarsınız ne de valizindeki eşyaları. Kendi yolunuz en kutsal yoldur. Gerçek özgürlük işte bu ilahi kurguyu içtenlikle anlayabilmekten doğar.
Bazı ruhlar için hayat bir günlüktür. O enerjiyi alıp giderler. Sevdiğinizden ayrılmak sizin için bir kayıp, onun için bir tamamlanmadır. Son eksik parçasıyla bütünleşmektir. Noksan parçanızın ne olduğunu ne siz ne de bir başkası bilebilir. 100 yıllık bir ömürde de sayısız ayrılık, sayısız yokluk vardır. Her yokluğun içinde bir boşluk, bir boşluğun içinde bir fırsat vardır. Hayatın zekâsına güvenmek ve o varoluş ortamında teslimiyetle ilerlemek, sahne aldığınız her an hızınızı ve doyumunuzu artıracaktır.
Orta yaşın bıçak sırtı…
Ya bıçağın keskin ucunu ayaklarınızın altına alıp canınızın acımasına seyirci kalacaksınız ya da sapını elinize alıp o keskinliğin gücüyle ekmeğinizi dilimleyeceksiniz.
Bıçak sırtı olan yalnızca bakış açınız ve seçimlerinizdir. Ve en çok da kurguyu dosdoğru okuyabilmektir…