Bilim ve teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insan kadar karmaşık bir varlığı çözmek ve sorunlarını oluşmadan önlemek her zaman kolay ve mucizevi olmayabiliyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri obezitedir.
Psikoloji, ruhu incelerken zihni, kalbi ve bedeni bir bütün ele alır. Bu dört aktörden biri sesini duyuramadığında, ihtiyaç diğerlerinde yankılanır. Bu aktörlerin her biri farklı bir dil kullanır; aralarında yorum farklılıkları ve çeviri hatalarından kaynaklanan anlam kaymalarının olması doğaldır. Ancak Ruh–Zihin–Kalp–Beden hizalanması yeniden sağlandığında değişim kapıdadır.
İşte bu temel mekanizmadan yola çıkarak duygusal kilo problemlerinin nasıl ortaya çıktığını ve neden geri dönüşünün dirençli olduğunu hiç söylenmemiş derinliklerden inceleyelim.
Ruh annesinden şefkat göremediğinde, zihin bunu “ben sevilesi değilim” diye kodlayabilir. Kalp bu mesajı duyduğunda kırılır, içine kapanır. Beden ise acil durum çağrısını alır, stoklarını artırarak insanın hayatta kalması için çabalar. İroni şudur ki: Aralarında en ilkel olan beden, en ağır yükü taşır hale gelir. Sonunda herkesi memnun etmeye çalışırken amacına ulaşamadığı gibi kısır döngünün devinimi de giderek artar. Sorunu yaratan sebep çözülmedikçe sorunu yaşatan devinim artar.
Çoğu ruhsal yara, doğru ilacı bulamadığında kendini geçici bir yatıştırıcıyla teselli etmeyi keşfeder. Örneğin, yeme davranışıyla: Atıştırmak. Acıkmadan yemek. Diyeti ertelemek. Mantığa bürüyüp gerekçe bulmak. “Gurmeyim” diyerek yemeği kutsamak. Yemek yapmayı hobiye dönüştürmek. “Diyetisyene gittim ama olmadı” bahanesiyle çözümsüzlüğe sığınmak. Bir yandan yemeye devam ederken bir yandan kilodan şikâyet etmek. Göbeğinden şikâyet eden zayıf birini duyunca öfkelenmek… Liste uzar gider.
Neyseki hayatta bazı bedava lüksler mevcut. Bunlardan en değerlisi gerçeği görebilme açıklığıdır. Değişimin ilk adımı; insanın yaşamındaki tersliği fark edebilmesi, maruz kaldığı darbelerin sorumluluğunu alabilmesi ve kendini yeniden güncelleyebilmesidir.
Yalnızca beslenmede değil, yaşamın tüm cephelerinde denge noktasından “XS” ya da “XL” uçlarına kayan eğilimler, aslında içerdeki başka bir boşluğun yansımasıdır. Bu yüzden sonucun göstergeleri ışığında sebebe yani altyapıya dönmek gerekir. İdealden uzaklaşmış tabloyu ne yargılamak, ne küçümsemek ne de şikâyet etmek çözüm getirir; bilakis yeni sorunlar yaratır. Ve buradaki psikoloji öyle ironik çalışır ki, hem fiziksel hacmi artırarak yaranın üstünü kapatır hem altyapıdaki hasarla yüzleşmemek için gerçeklikten uzaklaşır.
Bir örnek üzerinden duruma bakmak ironiyi somutlaştıracaktır: Vitamin eksikliği olan birine protein vermek çözüm olmayacağı gibi; çocuğun vitamin açığını ebeveynin vücuduna almak da takviye etmez. Aynı şekilde, yetişkin bir evladın bebeklik yarasını mama ile kapatamazsınız. Gelecekteki sofraların hazırlığını bugünden yapmak da anlamsızdır. Bu yüzden an bilincinin ihtiyaçlarına kalibre olmak, değişim ve dönüşümün en sağlam köprüsüdür. Geçmişi inkar veya unutmak değil, yadigarlarına sahip çıkmak gerekmektedir.
İçimizdeki çocuğun karşılanmamış ihtiyaçları için geliştirilen ilkel tepkiler, acil serviste yapılan ilk müdahale gibidir; ama tedavinin orada sürmesi imkânsızdır. Paradoks, bu acil müdahalenin kalıcı hâle gelmesidir. “Duygusal yeme”yi bir hobi ya da karakter özelliği olarak kabullenemeyiz. Çocuklukta raydan çıkan davranışları görmek kolaydır; ancak rotasını kaybetmiş bir ruhsal yarayı gözlemlemek kolay olmaz.
Yetişkinlerin, özellikle kadınların kilo problemleri ruhlarını derinden yaralar ve gündemlerinden hiç düşmez. Çünkü ebedi bir zaman algısına sahip olan ruh, bedeninde zamanla ortaya çıkan kontrolsüz değişimlere tanık oldukça özgürlüğünden, gücünden ve zarafetinden kaybettiklerini hisseder ve mutsuzlaşır. Adeta kendine yabancılaşır. Kilonun sebep olduğu sağlık sorunlarını ya da sağlık sorunlarının yol açtığı kilo problemlerinin psikolojsini ise başka bir yazıya bırakıyorum.
Yapılması gereken basittir: Durup değerlendirmek. İlk domino taşını deviren olayı veya koşulları hatırladığımızda, yıkılan taşlardan kaçmak yerine en baştan başlayıp farklı bir desen oluşturabiliriz. Ruh kendi gücünü yeniden sahiplendiğinde ve sorumluluğu üstlendiğinde sistem doğal döngüsüne geri döner. Çünkü ruh, özgür iradenin tahtıdır. İşte bu yüzden bazı diyetler sonuç vermez. Ruhu ikna etmeden, hakikati görme kudretini tetiklemeden beden, ilkel hayatta kalma refleksiyle yemeye şuursuzca devam eder. Niyeti masumdur; fakat bedeli ağırdır. Aslında ağırlığını koyamayan ruhtur. Bu yüzden, müttefiği olan beden bu görevi onun yerine nezaketle üstlenir.
Varoluşsal hiyerarşi ters işlediğinde denge terazisi de şaşar. Burada 3D yasasını aklınızdan hiç çıkarmayın: Düzen-Döngü-Denge. Denge sarsıldıysa döngü tıkanmıştır. Döngü tıkandıysa düzen bozulmuştur. Öyleyse geri dönüp varoluşsal düzenimizi yeniden yapılandırmak durumundayız. Düzen yeniden yapılanınca döngü çalışmaya başlar, doğal döngü çalışınca da denge kurulur. Ve kaostan asla korkmayın çünkü kaos doğacak yeni ve üst biz düzenin alt basamağıdır.
“Müzik ruhun gıdasıdır” ama bedenin talebinden fazla miktarda alınan besin, ruhun gıdası asla değildir. Ruh, lügatında karşılıksız bulduğundan ötürü tüm çabalara rağmen kendini aç hisseder. Oysa terazinin ağırlık merkezi ruhla hizalandığında diyet artık özel bir çaba gerektirmez; değişimin dinamik enerjisiyle kendiliğinden beslenir. Çünkü artık niyet sorunu saklamak değil, ondan özgürleşmektir.
İrade gerçekten uyandığında ruhun gücü aktive olur, zihin netleşir, kalp doğru mesajları alır, beden ise yalnızca kendi asli görevine, yani hayatta kalmaya odaklanır.
Bilgi çağında her şey elimizin altında. Ama asıl mesele, elimizi taşın altına koyabilmektir. Şimdi, tam da şu an karar verelim:
Enerjimizi şikâyetlere mi harcayacağız?
Yoksa içimizdeki o eski Amazon Kadınını özgürleştirmek için onun yanında mı yer alacağız?
Psikolog Hanife KOŞAR
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Hanife Koşar
Duygusal Yemenin Altındaki Psikolojik Kökenler
Bilim ve teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insan kadar karmaşık bir varlığı çözmek ve sorunlarını oluşmadan önlemek her zaman kolay ve mucizevi olmayabiliyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri obezitedir.
Psikoloji, ruhu incelerken zihni, kalbi ve bedeni bir bütün ele alır. Bu dört aktörden biri sesini duyuramadığında, ihtiyaç diğerlerinde yankılanır. Bu aktörlerin her biri farklı bir dil kullanır; aralarında yorum farklılıkları ve çeviri hatalarından kaynaklanan anlam kaymalarının olması doğaldır. Ancak Ruh–Zihin–Kalp–Beden hizalanması yeniden sağlandığında değişim kapıdadır.
İşte bu temel mekanizmadan yola çıkarak duygusal kilo problemlerinin nasıl ortaya çıktığını ve neden geri dönüşünün dirençli olduğunu hiç söylenmemiş derinliklerden inceleyelim.
Ruh annesinden şefkat göremediğinde, zihin bunu “ben sevilesi değilim” diye kodlayabilir. Kalp bu mesajı duyduğunda kırılır, içine kapanır. Beden ise acil durum çağrısını alır, stoklarını artırarak insanın hayatta kalması için çabalar. İroni şudur ki: Aralarında en ilkel olan beden, en ağır yükü taşır hale gelir. Sonunda herkesi memnun etmeye çalışırken amacına ulaşamadığı gibi kısır döngünün devinimi de giderek artar. Sorunu yaratan sebep çözülmedikçe sorunu yaşatan devinim artar.
Çoğu ruhsal yara, doğru ilacı bulamadığında kendini geçici bir yatıştırıcıyla teselli etmeyi keşfeder. Örneğin, yeme davranışıyla: Atıştırmak. Acıkmadan yemek. Diyeti ertelemek. Mantığa bürüyüp gerekçe bulmak. “Gurmeyim” diyerek yemeği kutsamak. Yemek yapmayı hobiye dönüştürmek. “Diyetisyene gittim ama olmadı” bahanesiyle çözümsüzlüğe sığınmak. Bir yandan yemeye devam ederken bir yandan kilodan şikâyet etmek. Göbeğinden şikâyet eden zayıf birini duyunca öfkelenmek… Liste uzar gider.
Neyseki hayatta bazı bedava lüksler mevcut. Bunlardan en değerlisi gerçeği görebilme açıklığıdır. Değişimin ilk adımı; insanın yaşamındaki tersliği fark edebilmesi, maruz kaldığı darbelerin sorumluluğunu alabilmesi ve kendini yeniden güncelleyebilmesidir.
Yalnızca beslenmede değil, yaşamın tüm cephelerinde denge noktasından “XS” ya da “XL” uçlarına kayan eğilimler, aslında içerdeki başka bir boşluğun yansımasıdır. Bu yüzden sonucun göstergeleri ışığında sebebe yani altyapıya dönmek gerekir. İdealden uzaklaşmış tabloyu ne yargılamak, ne küçümsemek ne de şikâyet etmek çözüm getirir; bilakis yeni sorunlar yaratır. Ve buradaki psikoloji öyle ironik çalışır ki, hem fiziksel hacmi artırarak yaranın üstünü kapatır hem altyapıdaki hasarla yüzleşmemek için gerçeklikten uzaklaşır.
Bir örnek üzerinden duruma bakmak ironiyi somutlaştıracaktır: Vitamin eksikliği olan birine protein vermek çözüm olmayacağı gibi; çocuğun vitamin açığını ebeveynin vücuduna almak da takviye etmez. Aynı şekilde, yetişkin bir evladın bebeklik yarasını mama ile kapatamazsınız. Gelecekteki sofraların hazırlığını bugünden yapmak da anlamsızdır. Bu yüzden an bilincinin ihtiyaçlarına kalibre olmak, değişim ve dönüşümün en sağlam köprüsüdür. Geçmişi inkar veya unutmak değil, yadigarlarına sahip çıkmak gerekmektedir.
İçimizdeki çocuğun karşılanmamış ihtiyaçları için geliştirilen ilkel tepkiler, acil serviste yapılan ilk müdahale gibidir; ama tedavinin orada sürmesi imkânsızdır. Paradoks, bu acil müdahalenin kalıcı hâle gelmesidir. “Duygusal yeme”yi bir hobi ya da karakter özelliği olarak kabullenemeyiz. Çocuklukta raydan çıkan davranışları görmek kolaydır; ancak rotasını kaybetmiş bir ruhsal yarayı gözlemlemek kolay olmaz.
Yetişkinlerin, özellikle kadınların kilo problemleri ruhlarını derinden yaralar ve gündemlerinden hiç düşmez. Çünkü ebedi bir zaman algısına sahip olan ruh, bedeninde zamanla ortaya çıkan kontrolsüz değişimlere tanık oldukça özgürlüğünden, gücünden ve zarafetinden kaybettiklerini hisseder ve mutsuzlaşır. Adeta kendine yabancılaşır. Kilonun sebep olduğu sağlık sorunlarını ya da sağlık sorunlarının yol açtığı kilo problemlerinin psikolojsini ise başka bir yazıya bırakıyorum.
Yapılması gereken basittir: Durup değerlendirmek. İlk domino taşını deviren olayı veya koşulları hatırladığımızda, yıkılan taşlardan kaçmak yerine en baştan başlayıp farklı bir desen oluşturabiliriz. Ruh kendi gücünü yeniden sahiplendiğinde ve sorumluluğu üstlendiğinde sistem doğal döngüsüne geri döner. Çünkü ruh, özgür iradenin tahtıdır. İşte bu yüzden bazı diyetler sonuç vermez. Ruhu ikna etmeden, hakikati görme kudretini tetiklemeden beden, ilkel hayatta kalma refleksiyle yemeye şuursuzca devam eder. Niyeti masumdur; fakat bedeli ağırdır. Aslında ağırlığını koyamayan ruhtur. Bu yüzden, müttefiği olan beden bu görevi onun yerine nezaketle üstlenir.
Varoluşsal hiyerarşi ters işlediğinde denge terazisi de şaşar. Burada 3D yasasını aklınızdan hiç çıkarmayın: Düzen-Döngü-Denge. Denge sarsıldıysa döngü tıkanmıştır. Döngü tıkandıysa düzen bozulmuştur. Öyleyse geri dönüp varoluşsal düzenimizi yeniden yapılandırmak durumundayız. Düzen yeniden yapılanınca döngü çalışmaya başlar, doğal döngü çalışınca da denge kurulur. Ve kaostan asla korkmayın çünkü kaos doğacak yeni ve üst biz düzenin alt basamağıdır.
“Müzik ruhun gıdasıdır” ama bedenin talebinden fazla miktarda alınan besin, ruhun gıdası asla değildir. Ruh, lügatında karşılıksız bulduğundan ötürü tüm çabalara rağmen kendini aç hisseder. Oysa terazinin ağırlık merkezi ruhla hizalandığında diyet artık özel bir çaba gerektirmez; değişimin dinamik enerjisiyle kendiliğinden beslenir. Çünkü artık niyet sorunu saklamak değil, ondan özgürleşmektir.
İrade gerçekten uyandığında ruhun gücü aktive olur, zihin netleşir, kalp doğru mesajları alır, beden ise yalnızca kendi asli görevine, yani hayatta kalmaya odaklanır.
Öyleyse ilacımız nedir?
• Ruhun ihtiyaçlarını ruhsal besinlerle,
• Zihnin ihtiyaçlarını bilişsel besinlerle,
• Kalbin ihtiyaçlarını duygusal besinlerle,
• Bedenin ihtiyaçlarını fiziksel besinlerle karşılamak.
Bilgi çağında her şey elimizin altında. Ama asıl mesele, elimizi taşın altına koyabilmektir. Şimdi, tam da şu an karar verelim:
Enerjimizi şikâyetlere mi harcayacağız?
Yoksa içimizdeki o eski Amazon Kadınını özgürleştirmek için onun yanında mı yer alacağız?
Psikolog Hanife KOŞAR