Hayatın karmaşası içinde yankılanan o selâ sesi, aslında kime neyi söyler? Çoğu kez bir başkasının gidişini haber veren o ses, aslında geride kalanlar için bir uyanış çağrısıdır. Peki biz bu çağrının neresindeyiz? Duymazdan gelen sağırların safında mı, yoksa duyup da hayatın telâşına kapılıp gidenlerin arasında mı?
Belki de en zoru, o sese talip olmaktır; duyup da düşünenlerden, hissedip de ıstırap sahibi olanlardan olmak.
Dört Gülün Hikâyesi: Sırasız Vedalar
Vaktiyle bir gül dalında dört tomurcuk idik. Hayatın baharında yan yana, omuz omuzaydık. Derken, ilk açanımız ilk solanımız oldu; doğanın kanunu dedik, teselli aradık. Ancak hayat her zaman beklenen sırayı takip etmiyor. Son açanımızın, en taze olanımızın vedası, beklenmedik bir fırtına gibi vurdu dalımıza. Ardından bir yaprak daha düştü toprağa...
Şimdi dalda tek başına kalmanın ağırlığı omuzlarımda. Yapraklarımın cansızlaşması, hastalıkların güzelliğime gölge düşürmesi aslında bedensel bir çöküşten ziyade, gidenlerin bıraktığı boşluğun tezahürü. Ölen, sahibine kavuştu ve sırlandı. O, imtihanını bitirip yerini buldu. Asıl hüzün, vuslatın dışında kalan, gurbeti yaşamaya devam eden bizler için.
Şeb-i Arus mu, Hazırlıksız Bir Yakalanış mı?
Hep o kadim sorunun eşiğindeyiz: Ölüm karşısındaki bu sarsılışımız, çaresizliğimizin bir sonucu mu? Yoksa dünyaya o kadar çok meylettik ki, imtihan alanını asıl vatanımız sandığımız için mi hazırlıksız yakalanıyoruz?
Eğer ölüm bir "Şeb-i Arus", yani bir düğün gecesiyse; giden için sevinç gözyaşları dökmemiz gerekmez mi? Müteveffa için artık sözün hükmü kalmamışken, edilen her dua, verilen her taziye aslında yas tutan bizlerin yarasına merhemdir. Giden vuslata erdi, kalan ise hasretin ateşiyle yandı.
Ufuktaki Vuslat
Şimdi bakıyorum da, kovaladığım o ufuk çizgisinde güneş yavaş yavaş batışa geçiyor. Vakit daraldıkça, gölgeler uzuyor. Sevdiklerimin her biri, birer birer batan güneşe eşlik etti. Onlar güneşin battığı yerin ardındaki aydınlığa yürüdüler, ben ise burada, kararan gökyüzünde onların izini sürüyorum.
Hedef uzak, yol zahmetli ve engellerle dolu. Zaman, hiçbirimize iltimas geçmeden akıp gidiyor. Ne bu akıbetten kaçış var, ne de vakti durdurmaya gücü yeten bir fani... Her şeye, her gidişe ve her kalışa sadece güneş şahitlik ediyor.
Sonuç olarak;
Belki de kendimize ağlamayı bırakıp, bu batan güneşin aslında yeni bir doğumun habercisi olduğuna inanmalıyız. Hasretimiz ve ağıtımız bizi yaksa da, yolun sonunda bizi bekleyenlerin varlığı, bu karanlık yolu katlanılabilir kılan tek ışık.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Gültekin Kutsal
Vuslat mı Hasret mi?
Hayatın karmaşası içinde yankılanan o selâ sesi, aslında kime neyi söyler? Çoğu kez bir başkasının gidişini haber veren o ses, aslında geride kalanlar için bir uyanış çağrısıdır. Peki biz bu çağrının neresindeyiz? Duymazdan gelen sağırların safında mı, yoksa duyup da hayatın telâşına kapılıp gidenlerin arasında mı?
Belki de en zoru, o sese talip olmaktır; duyup da düşünenlerden, hissedip de ıstırap sahibi olanlardan olmak.
Dört Gülün Hikâyesi: Sırasız Vedalar
Vaktiyle bir gül dalında dört tomurcuk idik. Hayatın baharında yan yana, omuz omuzaydık. Derken, ilk açanımız ilk solanımız oldu; doğanın kanunu dedik, teselli aradık. Ancak hayat her zaman beklenen sırayı takip etmiyor. Son açanımızın, en taze olanımızın vedası, beklenmedik bir fırtına gibi vurdu dalımıza. Ardından bir yaprak daha düştü toprağa...
Şimdi dalda tek başına kalmanın ağırlığı omuzlarımda. Yapraklarımın cansızlaşması, hastalıkların güzelliğime gölge düşürmesi aslında bedensel bir çöküşten ziyade, gidenlerin bıraktığı boşluğun tezahürü. Ölen, sahibine kavuştu ve sırlandı. O, imtihanını bitirip yerini buldu. Asıl hüzün, vuslatın dışında kalan, gurbeti yaşamaya devam eden bizler için.
Şeb-i Arus mu, Hazırlıksız Bir Yakalanış mı?
Hep o kadim sorunun eşiğindeyiz: Ölüm karşısındaki bu sarsılışımız, çaresizliğimizin bir sonucu mu? Yoksa dünyaya o kadar çok meylettik ki, imtihan alanını asıl vatanımız sandığımız için mi hazırlıksız yakalanıyoruz?
Eğer ölüm bir "Şeb-i Arus", yani bir düğün gecesiyse; giden için sevinç gözyaşları dökmemiz gerekmez mi? Müteveffa için artık sözün hükmü kalmamışken, edilen her dua, verilen her taziye aslında yas tutan bizlerin yarasına merhemdir. Giden vuslata erdi, kalan ise hasretin ateşiyle yandı.
Ufuktaki Vuslat
Şimdi bakıyorum da, kovaladığım o ufuk çizgisinde güneş yavaş yavaş batışa geçiyor. Vakit daraldıkça, gölgeler uzuyor. Sevdiklerimin her biri, birer birer batan güneşe eşlik etti. Onlar güneşin battığı yerin ardındaki aydınlığa yürüdüler, ben ise burada, kararan gökyüzünde onların izini sürüyorum.
Hedef uzak, yol zahmetli ve engellerle dolu. Zaman, hiçbirimize iltimas geçmeden akıp gidiyor. Ne bu akıbetten kaçış var, ne de vakti durdurmaya gücü yeten bir fani... Her şeye, her gidişe ve her kalışa sadece güneş şahitlik ediyor.
Sonuç olarak;
Belki de kendimize ağlamayı bırakıp, bu batan güneşin aslında yeni bir doğumun habercisi olduğuna inanmalıyız. Hasretimiz ve ağıtımız bizi yaksa da, yolun sonunda bizi bekleyenlerin varlığı, bu karanlık yolu katlanılabilir kılan tek ışık.