İnsan bazen durup sormalı kendine: "Bir iyilik yaptığımda, bunu gerçekten ne için yapıyorum?" Eğer sadece bir başkası için yapıyorsak, karşılık bulamadığımızda pişmanlık kapımızı çalabilir. Kendimiz için yapıyorsak, egonun tatmini geçtiğinde yine o huzursuzluk belirebilir. Ancak bir değer için, inandığımız o sarsılmaz hakikat için yapıyorsak; işte o zaman pişmanlık uğramaz semtimize. İç huzuru, bir zırh gibi sarar ruhumuzu.
Hayat sahnesinde iki temel fıtratın mücadelesini izliyoruz: Bir yanda cana hürmetkar, şerden imtina eden, varlığı şifa olan "Adem evlatları"; diğer yanda ise ziyankâr, zulmetmeyi fıtrat edinmiş, hayırdan nasiplenmemiş bedbahtlar. Hakikat şudur ki: Habil’den Kabil, Kabil’den Habil olmaz. Çünkü öz, nihayetinde kendi mecrasına akar.
İradenin Sınandığı Eşik
Hepimiz anne rahminde birer "kıymetli emanet" olarak bekledik. Dünyaya geldiğimizde masumduk. Milliyetimizi, rengimizi, ailemizi biz seçmedik; bir takdirin içinde gözlerimizi açtık. Çocukluğumuzda ise doğrularımız, rol modellerimizin bize çizdiği sınırlardan ibarettir.
Ancak ne zaman ki akıl baliğ olduk, ne zaman ki iyiyi kötüden ayıracak o büyük mahkemeyi kendi içimizde kurmaya başladık; işte o an alternatifler belirdi önümüzde. Cüzi irade dediğimiz o büyük sorumluluk, omuzlarımıza bindi.
Önümüzde hep iki yol vardı:
• Ya aslına sadık kalıp "eşref-i mahlukat" (yaratılmışların en şereflisi) olarak kalmak için zahmetlere göğüs germek,
• Ya da Kabil’in o aldatıcı, parlak ama sonu karanlık yollarına sapıp "esfel-i safilin" (sefillerin en sefili) olmak.
Yaşamın Tercih Durakları
Hayat bize her an yeni bir tercih hakkı sunar. Ana babasının rızasını alan bir evlat olmakla isyankâr bir zalim olmak arasında; vatanı için tankın önüne yatmakla menfaati için ihanet etmek arasında; din adına nefret saçmakla yaşayarak gönül kazanmak arasında hep o ince çizgi vardır.
Mazlum kalmayı, zalim olmaya tercih edebiliyor muyuz? Kendi doğrumuzun dışındaki doğruları da görüp anlayışla karşılayabiliyor muyuz? İşte mesele buradadır.
Akıbetimiz Tercihlerimizde Gizli
Bizler, meleklerin secde ettiği o yüce makamın ve kibirli şeytanın düşman bellediği Adem’in soyuyuz. Bu dünya hayatında Habil ya da Kabil olmak, sadece bir isim meselesi değil, bir istikamet meselesidir.
Yolumuzu ve akıbetimizi belirleyen, bu alternatifler arasındaki tercihlerimizdir. Nihayetinde sorulacak soru şudur: Lanetle anılanlardan mı olacağız, yoksa rahmetle yad edilenlerden mi? Kendi doğrularımızın ötesine geçip bir "gönül insanı" olarak yaşayabiliyorsak, ne mutlu bize
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Gültekin Kutsal
Habil Miyiz Kabil Mi?
Tercihlerimizle Dokuduğumuz Kader: Habil miyiz, Kabil mi?
İnsan bazen durup sormalı kendine: "Bir iyilik yaptığımda, bunu gerçekten ne için yapıyorum?" Eğer sadece bir başkası için yapıyorsak, karşılık bulamadığımızda pişmanlık kapımızı çalabilir. Kendimiz için yapıyorsak, egonun tatmini geçtiğinde yine o huzursuzluk belirebilir. Ancak bir değer için, inandığımız o sarsılmaz hakikat için yapıyorsak; işte o zaman pişmanlık uğramaz semtimize. İç huzuru, bir zırh gibi sarar ruhumuzu.
Hayat sahnesinde iki temel fıtratın mücadelesini izliyoruz: Bir yanda cana hürmetkar, şerden imtina eden, varlığı şifa olan "Adem evlatları"; diğer yanda ise ziyankâr, zulmetmeyi fıtrat edinmiş, hayırdan nasiplenmemiş bedbahtlar. Hakikat şudur ki: Habil’den Kabil, Kabil’den Habil olmaz. Çünkü öz, nihayetinde kendi mecrasına akar.
İradenin Sınandığı Eşik
Hepimiz anne rahminde birer "kıymetli emanet" olarak bekledik. Dünyaya geldiğimizde masumduk. Milliyetimizi, rengimizi, ailemizi biz seçmedik; bir takdirin içinde gözlerimizi açtık. Çocukluğumuzda ise doğrularımız, rol modellerimizin bize çizdiği sınırlardan ibarettir.
Ancak ne zaman ki akıl baliğ olduk, ne zaman ki iyiyi kötüden ayıracak o büyük mahkemeyi kendi içimizde kurmaya başladık; işte o an alternatifler belirdi önümüzde. Cüzi irade dediğimiz o büyük sorumluluk, omuzlarımıza bindi.
Önümüzde hep iki yol vardı:
• Ya aslına sadık kalıp "eşref-i mahlukat" (yaratılmışların en şereflisi) olarak kalmak için zahmetlere göğüs germek,
• Ya da Kabil’in o aldatıcı, parlak ama sonu karanlık yollarına sapıp "esfel-i safilin" (sefillerin en sefili) olmak.
Yaşamın Tercih Durakları
Hayat bize her an yeni bir tercih hakkı sunar. Ana babasının rızasını alan bir evlat olmakla isyankâr bir zalim olmak arasında; vatanı için tankın önüne yatmakla menfaati için ihanet etmek arasında; din adına nefret saçmakla yaşayarak gönül kazanmak arasında hep o ince çizgi vardır.
Mazlum kalmayı, zalim olmaya tercih edebiliyor muyuz? Kendi doğrumuzun dışındaki doğruları da görüp anlayışla karşılayabiliyor muyuz? İşte mesele buradadır.
Akıbetimiz Tercihlerimizde Gizli
Bizler, meleklerin secde ettiği o yüce makamın ve kibirli şeytanın düşman bellediği Adem’in soyuyuz. Bu dünya hayatında Habil ya da Kabil olmak, sadece bir isim meselesi değil, bir istikamet meselesidir.
Yolumuzu ve akıbetimizi belirleyen, bu alternatifler arasındaki tercihlerimizdir. Nihayetinde sorulacak soru şudur: Lanetle anılanlardan mı olacağız, yoksa rahmetle yad edilenlerden mi? Kendi doğrularımızın ötesine geçip bir "gönül insanı" olarak yaşayabiliyorsak, ne mutlu bize