Dubai uzun yıllar boyunca dünyanın en parlak kurgularından birini temsil etti. Çölün ortasında yükselen gökdelenler, dev alışveriş merkezleri, yapay adalar ve sınırsız tüketim kültürü… Hepsi aynı hikâyeyi anlatıyordu: Siyasetin olmadığı bir refah adası. Küresel sermaye için güvenli liman. Londra’dan Moskova’ya, İstanbul’dan Delhi’ye kadar dünyanın dört bir yanından milyarderlerin ve yatırımcıların aynı plajlarda buluştuğu bir vitrin. Dubai’nin en büyük başarısı petrol değil, bu hikâyeyi dünyaya satabilmesiydi.
Aslında Dubai’nin yükselişi başından beri bilinçli bir jeopolitik projeydi. Birleşik Arap Emirlikleri petrolün bir gün ekonomik ağırlığını kaybedeceğini erken gördü ve petrolün yerine finansı, turizmi ve ticareti koyan bir model kurdu. Vergi yok denecek kadar az, sermaye akışı serbest, bürokrasi minimum. Dünya krizlerle çalkalanırken Dubai kendisini siyasetten arındırılmış küresel şehir olarak pazarladı. İran’la ticaret de yaptı, Batı’yla finansal entegrasyon da kurdu. Rus oligarklar da geldi, Avrupalı yatırımcılar da. Dubai’nin sırrı buydu, herkese açık ama hiçbir çatışmanın tarafı değilmiş gibi davranan bir şehir.
Bu modelin daha az konuşulan bir boyutu da vardı. Körfez monarşileri kendi toplumlarında şeriat temelli katı toplumsal düzeni korurken, yasakladıkları birçok yaşam tarzını Dubai’de bilerek serbest bıraktı. Alkol, gece hayatı, lüks eğlence kültürü ve gösterişli tüketim bu şehirde özellikle teşvik edildi. Böylece hem küresel turizm çekiliyor hem de Körfez’in muhafazakâr toplumları bu yaşam tarzından uzak tutuluyordu. Dubai zamanla finans ve ticaret merkezi olmanın da ötesinde influencerların, modellerin, oyuncuların ve küresel eğlence endüstrisinin buluştuğu bir vitrine dönüştü. Lüksün, imajın ve gösterinin de ticarete dönüştüğü bu şehir aslında Körfez’in kontrollü bir kaçış vanasıydı.
Fakat Orta Doğu’da siyaset kapıyı çalmadan hiçbir şehir sonsuza kadar yaşayamaz. Körfez’in üzerine yeniden savaş bulutları çöktüğünde Dubai’nin yıllardır üzerine inşa ettiği o güvenlik hikâyesi de çatlamaya başladı. İran’ın bölgedeki Amerikan askeri varlıklarını hedef alan saldırılarıyla birlikte herkes bir gerçeği hatırladı: Bu şehir dünyanın en hassas jeopolitik hatlarından birinin tam ortasında duruyor.
Küresel sermaye romantik değildir. Paranın vatanı yoktur ama refleksi vardır. Risk gördüğü yerde durmaz. Dün Dubai’ye akın eden yatırımcıların, iş insanlarının ve turistlerin bugün ilk uçakla şehirden ayrılmaya çalışması bu yüzden şaşırtıcı değil. Dubai’nin büyüsü güvenlikti. Eğer güvenlik hissi zedelenirse geriye sadece çok pahalı bir çöl şehri kalır.
Orta Doğu’nun son otuz yılı aslında bu tür yanılgılarla dolu. Bölge ülkeleri küreselleşmenin kendilerini jeopolitiğin sert gerçeklerinden kurtaracağına inanmak istedi. Ekonomi büyürse siyaset önemini kaybeder fikri özellikle Körfez’de çok sevildi. Dubai bu düşüncenin en gösterişli sembolüydü. Ama Orta Doğu’da tarih başka türlü işler. Bu coğrafyada ticaret yolları da savaş yollarıyla iç içedir.
İran’ın son hamleleri tam da bu kırılgan noktaya dokunuyor. Tahran uzun süredir bölgedeki Amerikan varlığını doğrudan hedef almak kadar, onun etrafındaki ekonomik ve lojistik merkezleri baskı altına almanın da etkili olduğunu biliyor. Modern savaş yalnızca askeri üsleri değil, finans merkezlerini, limanları ve enerji hatlarını da hedef alır. Bazen bir füzenin yarattığı psikolojik etki askeri bir zaferden bile daha güçlüdür. Dubai’de oluşan panik havası bu yüzden salt bir güvenlik meselesi değil, daha çok jeopolitik bir mesajdır.
Dubai muhtemelen yeniden toparlanacaktır. Para geri gelir, turizm yeniden canlanır, yeni projeler yapılır. Ama bu kriz Orta Doğu’da hiçbir şehrin gerçekten siyasetin dışında olmadığı gerçeğini hatırlattı. Çölün ortasında kurulan o parlak vitrin, sonunda yine bölgenin eski gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Çünkü bu coğrafyada gökdelenler ne kadar yükselirse yükselsin, tarihin yönünü hâlâ jeopolitik belirler.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Aslıhan Elibol
Yapay Şehir, Gerçek Savaş: Bir Dubai Masalı
Dubai uzun yıllar boyunca dünyanın en parlak kurgularından birini temsil etti. Çölün ortasında yükselen gökdelenler, dev alışveriş merkezleri, yapay adalar ve sınırsız tüketim kültürü… Hepsi aynı hikâyeyi anlatıyordu: Siyasetin olmadığı bir refah adası. Küresel sermaye için güvenli liman. Londra’dan Moskova’ya, İstanbul’dan Delhi’ye kadar dünyanın dört bir yanından milyarderlerin ve yatırımcıların aynı plajlarda buluştuğu bir vitrin. Dubai’nin en büyük başarısı petrol değil, bu hikâyeyi dünyaya satabilmesiydi.
Aslında Dubai’nin yükselişi başından beri bilinçli bir jeopolitik projeydi. Birleşik Arap Emirlikleri petrolün bir gün ekonomik ağırlığını kaybedeceğini erken gördü ve petrolün yerine finansı, turizmi ve ticareti koyan bir model kurdu. Vergi yok denecek kadar az, sermaye akışı serbest, bürokrasi minimum. Dünya krizlerle çalkalanırken Dubai kendisini siyasetten arındırılmış küresel şehir olarak pazarladı. İran’la ticaret de yaptı, Batı’yla finansal entegrasyon da kurdu. Rus oligarklar da geldi, Avrupalı yatırımcılar da. Dubai’nin sırrı buydu, herkese açık ama hiçbir çatışmanın tarafı değilmiş gibi davranan bir şehir.
Bu modelin daha az konuşulan bir boyutu da vardı. Körfez monarşileri kendi toplumlarında şeriat temelli katı toplumsal düzeni korurken, yasakladıkları birçok yaşam tarzını Dubai’de bilerek serbest bıraktı. Alkol, gece hayatı, lüks eğlence kültürü ve gösterişli tüketim bu şehirde özellikle teşvik edildi. Böylece hem küresel turizm çekiliyor hem de Körfez’in muhafazakâr toplumları bu yaşam tarzından uzak tutuluyordu. Dubai zamanla finans ve ticaret merkezi olmanın da ötesinde influencerların, modellerin, oyuncuların ve küresel eğlence endüstrisinin buluştuğu bir vitrine dönüştü. Lüksün, imajın ve gösterinin de ticarete dönüştüğü bu şehir aslında Körfez’in kontrollü bir kaçış vanasıydı.
Fakat Orta Doğu’da siyaset kapıyı çalmadan hiçbir şehir sonsuza kadar yaşayamaz. Körfez’in üzerine yeniden savaş bulutları çöktüğünde Dubai’nin yıllardır üzerine inşa ettiği o güvenlik hikâyesi de çatlamaya başladı. İran’ın bölgedeki Amerikan askeri varlıklarını hedef alan saldırılarıyla birlikte herkes bir gerçeği hatırladı: Bu şehir dünyanın en hassas jeopolitik hatlarından birinin tam ortasında duruyor.
Küresel sermaye romantik değildir. Paranın vatanı yoktur ama refleksi vardır. Risk gördüğü yerde durmaz. Dün Dubai’ye akın eden yatırımcıların, iş insanlarının ve turistlerin bugün ilk uçakla şehirden ayrılmaya çalışması bu yüzden şaşırtıcı değil. Dubai’nin büyüsü güvenlikti. Eğer güvenlik hissi zedelenirse geriye sadece çok pahalı bir çöl şehri kalır.
Orta Doğu’nun son otuz yılı aslında bu tür yanılgılarla dolu. Bölge ülkeleri küreselleşmenin kendilerini jeopolitiğin sert gerçeklerinden kurtaracağına inanmak istedi. Ekonomi büyürse siyaset önemini kaybeder fikri özellikle Körfez’de çok sevildi. Dubai bu düşüncenin en gösterişli sembolüydü. Ama Orta Doğu’da tarih başka türlü işler. Bu coğrafyada ticaret yolları da savaş yollarıyla iç içedir.
İran’ın son hamleleri tam da bu kırılgan noktaya dokunuyor. Tahran uzun süredir bölgedeki Amerikan varlığını doğrudan hedef almak kadar, onun etrafındaki ekonomik ve lojistik merkezleri baskı altına almanın da etkili olduğunu biliyor. Modern savaş yalnızca askeri üsleri değil, finans merkezlerini, limanları ve enerji hatlarını da hedef alır. Bazen bir füzenin yarattığı psikolojik etki askeri bir zaferden bile daha güçlüdür. Dubai’de oluşan panik havası bu yüzden salt bir güvenlik meselesi değil, daha çok jeopolitik bir mesajdır.
Dubai muhtemelen yeniden toparlanacaktır. Para geri gelir, turizm yeniden canlanır, yeni projeler yapılır. Ama bu kriz Orta Doğu’da hiçbir şehrin gerçekten siyasetin dışında olmadığı gerçeğini hatırlattı. Çölün ortasında kurulan o parlak vitrin, sonunda yine bölgenin eski gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Çünkü bu coğrafyada gökdelenler ne kadar yükselirse yükselsin, tarihin yönünü hâlâ jeopolitik belirler.