Türkiye’de seçim takvimi resmi olarak açıklanmasa bile bir şey asla değişmiyor: Güvenlik dili hep seçim modunda.
Sınır ötesi operasyon.
PKK tehdidi.
İçerideki uzantılar.
Beka.
Bölünme.
Bayrak.
Toprak.
Her kriz döneminde, özellikle de ekonomi can yakarken, aynı düğmeye basılıyor: Korku.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi ne diye sorsak, sokakta alacağımız ilk cevap ekonomi olur. İnsanlar kirayı ödeyemiyor, mutfağa giren torba küçülüyor, gençler umudunu kaybediyor. Ama aynı insanlar şunu da söyleyebiliyor:
Gerekirse aç kalırız ama vatan sağ olsun.
İşte burada siyaset devreye giriyor.
Çünkü korku, açlıktan daha güçlü bir duygu.
Ekonomi cebini yakar.
Güvenlik korkusu ise zihnini kilitler.
Bir toplumu sürekli tehdit altındayız psikolojisine sokarsanız, diğer bütün sorunlar ikinci plana düşer. İşsizlik bekler. Enflasyon bekler. Adalet tartışmaları bekler. Çünkü öncelik artık hayatta kalmaktır.
Burada bir şeyi net söylemek gerekiyor: Türkiye’nin hem ulusal hem de bölgesel bir terör sorunu var. Özellikle de sınır hattında. Bu inkâr edilemez. Devletin buna karşı operasyon yürütmesi de meşrudur. Güvenlik, herhangi bir siyasi tercihin değil, devlet olmanın gereğidir. Sorun tehdidin varlığı değil; tehdidin nasıl, ne zaman ve hangi yoğunlukta siyasetin merkezine taşındığıdır. Güvenlik ile güvenlikleştirme arasındaki fark tam da burada başlar.
Ama asıl çarpıcı olan şu:
Seçim dönemlerinde terörün siyasi uzantısı diye sert bir dil kurulan aktörlerle, seçim sonrasında müzakere zemini oluşabiliyor. Bir dönem varlıkları beka sorunu olarak anlatılan yapıların, başka bir dönemde çözümün parçası haline geldiği görülebiliyor.
Sorun devletin gerektiğinde görüşmesi değildir. Devlet, resmi ya da gayri resmi kanallarla herkesle temas kurabilir. Sorun, dün varoluşsal tehdit olarak sunulan bir aktörle bugün temas kurulduğunda bunun toplumsal hafızada hiçbir muhasebeye tabi tutulmamasıdır. Dün şeytanlaştırılanın bugün makul muhatap haline gelmesi, açıklama gerektirmeyen bir esneklik gibi sunulmaktadır.
Toplum da buna itiraz etmiyor.
Çünkü güvenlik söylemi iki yönlü çalışıyor.
Önce korkutuyor.
Sonra bakın barış için görüşüyoruz diyerek rahatlatıyor.
Yani hem tehdit üretiliyor hem de o tehdidin tek çözüm adresi olarak yine iktidar gösteriliyor.
Bu bir çelişki mi?
Evet.
Ama aynı zamanda çok güçlü bir siyasal strateji.
Üstelik bu strateji yalnızca korku üretmekle kalmıyor; siyasal alanı da daraltıyor. Güvenlik söylemi yükseldiğinde, muhalefetin her eleştirisi kolayca milli güvenlik hassasiyeti karşıtı bir konuma itilebiliyor. Ekonomi eleştirisi bile zaman zaman güvenlik zafiyetiyle ilişkilendirilebiliyor. Böylece rekabet eşitsizleşiyor. Güvenliği temsil ettiğini iddia eden iktidar hem tehdidi tanımlayan hem de tehdidin tek meşru çözüm adresi olarak konumlanıyor.
Toplumun hafızası kısa değil ama duygusal refleksleri güçlü. Tehlike kelimesi duyulduğunda rasyonel hesap geri çekiliyor. İnsanlar ekonomik kaybı tolere edebiliyor, fakat ülke bölünüyor korkusunu tolere edemiyor.
Oysa gerçek şu: Türkiye PKK ile savaş halinde bir devlet değil. Terörle mücadele operasyonları yürütüyor. Bu başka bir hukuki ve siyasi kategori. Ama dil bilinçli olarak savaş atmosferi yaratacak şekilde kuruluyor. Çünkü savaş dili seçmeni konsolide eder.
Ve sonra bir gün aynı aktörlerle diplomatik temas başladığında, bu da devlet aklı olarak pazarlanıyor. Dün terörist denilen bugün barışın parçası olarak sunulabiliyor. Bu dönüşümün kendisi değil, bu dönüşümün sorgulanamaz oluşu asıl mesele haline geliyor.
Bir diğer soru da şu:
Bir toplum gerçekten güvenli olabilir mi, eğer sürekli korkutuluyorsa?
Güvenlik hissi her seçim öncesi yükselip her seçim sonrası düşüyorsa, ortada bir güvenlik sorunundan öte bir güvenlik siyaseti vardır. Mesele tehditlerin kendisinden çok, tehdidin süreklileştirilmiş anlatısı olabilir.
Çünkü sürekli alarm halinde yaşayan bir toplum, sorgulamayı bırakır.
Sorgulamayan toplum ise yönetilmeye daha yatkındır.
Ve en tehlikelisi şudur:
Sürekli büyütülen tehdit dili, gerçek tehditleri bile görünmez hale getirir.
Türkiye’nin sınırında gerçekten bir terör sorunu var ve bunun ciddiyetle ele alınması gerekir. Fakat her gün yükseltilen alarm dili, bir noktadan sonra duyarsızlık üretir. Korkunun enflasyonu yaşandığında, gerçek tehlike bile propaganda gibi algılanmaya başlar. Bu da güvenliği güçlendirmez; tam tersine aşındırır.
İktidarlar tehdidi ortadan kaldırmak yerine tehdidi yönetmeyi seçer. Ve en nihayetinde insan bir süre sonra aç kalmaya değil, korkusuz kalmaya alışamaz.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Aslıhan Elibol
Sandıkta Güvenlik, Sokakta Yoksulluk: Türkiye’de Korkunun Siyaseti
Türkiye’de seçim takvimi resmi olarak açıklanmasa bile bir şey asla değişmiyor: Güvenlik dili hep seçim modunda.
Sınır ötesi operasyon.
PKK tehdidi.
İçerideki uzantılar.
Beka.
Bölünme.
Bayrak.
Toprak.
Her kriz döneminde, özellikle de ekonomi can yakarken, aynı düğmeye basılıyor: Korku.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi ne diye sorsak, sokakta alacağımız ilk cevap ekonomi olur. İnsanlar kirayı ödeyemiyor, mutfağa giren torba küçülüyor, gençler umudunu kaybediyor. Ama aynı insanlar şunu da söyleyebiliyor:
Gerekirse aç kalırız ama vatan sağ olsun.
İşte burada siyaset devreye giriyor.
Çünkü korku, açlıktan daha güçlü bir duygu.
Ekonomi cebini yakar.
Güvenlik korkusu ise zihnini kilitler.
Bir toplumu sürekli tehdit altındayız psikolojisine sokarsanız, diğer bütün sorunlar ikinci plana düşer. İşsizlik bekler. Enflasyon bekler. Adalet tartışmaları bekler. Çünkü öncelik artık hayatta kalmaktır.
Burada bir şeyi net söylemek gerekiyor: Türkiye’nin hem ulusal hem de bölgesel bir terör sorunu var. Özellikle de sınır hattında. Bu inkâr edilemez. Devletin buna karşı operasyon yürütmesi de meşrudur. Güvenlik, herhangi bir siyasi tercihin değil, devlet olmanın gereğidir. Sorun tehdidin varlığı değil; tehdidin nasıl, ne zaman ve hangi yoğunlukta siyasetin merkezine taşındığıdır. Güvenlik ile güvenlikleştirme arasındaki fark tam da burada başlar.
Ama asıl çarpıcı olan şu:
Seçim dönemlerinde terörün siyasi uzantısı diye sert bir dil kurulan aktörlerle, seçim sonrasında müzakere zemini oluşabiliyor. Bir dönem varlıkları beka sorunu olarak anlatılan yapıların, başka bir dönemde çözümün parçası haline geldiği görülebiliyor.
Sorun devletin gerektiğinde görüşmesi değildir. Devlet, resmi ya da gayri resmi kanallarla herkesle temas kurabilir. Sorun, dün varoluşsal tehdit olarak sunulan bir aktörle bugün temas kurulduğunda bunun toplumsal hafızada hiçbir muhasebeye tabi tutulmamasıdır. Dün şeytanlaştırılanın bugün makul muhatap haline gelmesi, açıklama gerektirmeyen bir esneklik gibi sunulmaktadır.
Toplum da buna itiraz etmiyor.
Çünkü güvenlik söylemi iki yönlü çalışıyor.
Önce korkutuyor.
Sonra bakın barış için görüşüyoruz diyerek rahatlatıyor.
Yani hem tehdit üretiliyor hem de o tehdidin tek çözüm adresi olarak yine iktidar gösteriliyor.
Bu bir çelişki mi?
Evet.
Ama aynı zamanda çok güçlü bir siyasal strateji.
Üstelik bu strateji yalnızca korku üretmekle kalmıyor; siyasal alanı da daraltıyor. Güvenlik söylemi yükseldiğinde, muhalefetin her eleştirisi kolayca milli güvenlik hassasiyeti karşıtı bir konuma itilebiliyor. Ekonomi eleştirisi bile zaman zaman güvenlik zafiyetiyle ilişkilendirilebiliyor. Böylece rekabet eşitsizleşiyor. Güvenliği temsil ettiğini iddia eden iktidar hem tehdidi tanımlayan hem de tehdidin tek meşru çözüm adresi olarak konumlanıyor.
Toplumun hafızası kısa değil ama duygusal refleksleri güçlü. Tehlike kelimesi duyulduğunda rasyonel hesap geri çekiliyor. İnsanlar ekonomik kaybı tolere edebiliyor, fakat ülke bölünüyor korkusunu tolere edemiyor.
Oysa gerçek şu: Türkiye PKK ile savaş halinde bir devlet değil. Terörle mücadele operasyonları yürütüyor. Bu başka bir hukuki ve siyasi kategori. Ama dil bilinçli olarak savaş atmosferi yaratacak şekilde kuruluyor. Çünkü savaş dili seçmeni konsolide eder.
Ve sonra bir gün aynı aktörlerle diplomatik temas başladığında, bu da devlet aklı olarak pazarlanıyor. Dün terörist denilen bugün barışın parçası olarak sunulabiliyor. Bu dönüşümün kendisi değil, bu dönüşümün sorgulanamaz oluşu asıl mesele haline geliyor.
Bir diğer soru da şu:
Bir toplum gerçekten güvenli olabilir mi, eğer sürekli korkutuluyorsa?
Güvenlik hissi her seçim öncesi yükselip her seçim sonrası düşüyorsa, ortada bir güvenlik sorunundan öte bir güvenlik siyaseti vardır. Mesele tehditlerin kendisinden çok, tehdidin süreklileştirilmiş anlatısı olabilir.
Çünkü sürekli alarm halinde yaşayan bir toplum, sorgulamayı bırakır.
Sorgulamayan toplum ise yönetilmeye daha yatkındır.
Ve en tehlikelisi şudur:
Sürekli büyütülen tehdit dili, gerçek tehditleri bile görünmez hale getirir.
Türkiye’nin sınırında gerçekten bir terör sorunu var ve bunun ciddiyetle ele alınması gerekir. Fakat her gün yükseltilen alarm dili, bir noktadan sonra duyarsızlık üretir. Korkunun enflasyonu yaşandığında, gerçek tehlike bile propaganda gibi algılanmaya başlar. Bu da güvenliği güçlendirmez; tam tersine aşındırır.
İktidarlar tehdidi ortadan kaldırmak yerine tehdidi yönetmeyi seçer. Ve en nihayetinde insan bir süre sonra aç kalmaya değil, korkusuz kalmaya alışamaz.