Türkiye’de siyaset eskiden daha net ilerlerdi. İnsanlar sandığa giderdi, oyunu verirdi. Kazanan kazanır, kaybeden kaybederdi. Seçim sonucu tartışılırdı belki ama son sözün millet tarafından söylendiği fikri daha güçlüydü. Bugün ise birçok insan için seçim, sürecin sonu değil başlangıcı gibi görünüyor.
Özellikle son yıllarda artan kayyum uygulamaları, görevden almalar, siyasi yasak tartışmaları ve yargı süreçleri toplumun bir bölümünde aynı soruyu oluşturdu: Gerçek karar sandıkta mı veriliyor, yoksa sandıktan sonra mı?
Bu mesele yalnız belirli bir partiye indirgenemez. Bugün bir belediye olur, yarın başka siyasi yapı olur. Konu daha geniş. İnsanlar seçimle elde edilemeyen bazı alanların idari kararlar veya hukuk mekanizmaları üzerinden yeniden şekillendirildiğini düşünüyor. Bu düşüncenin doğru ya da yanlış olması ayrı tartışma. Asıl önemli olan, böyle bir algının giderek yayılması.
Çünkü devletler yalnız kanunlarla ayakta durmaz, vatandaşın o kanunların adil uygulandığına dair inancıyla ayakta durur.
Tam da bu noktada başka bir sorun ortaya çıkıyor. O da yargıya duyulan güven. Bugün insanlar siyasetçilerin yanı sıra mahkemelere de eskisi kadar güvenmiyor. Verilen bazı kararların ardından aynı tartışmalar tekrar yükseliyor: Bu kararlar tamamen bağımsız hukuk anlayışıyla mı alınıyor? Savcılar ve hakimler üzerindeki atama sistemi ne kadar liyakat esaslı? Karar verilirken hukuk mu belirleyici oluyor, siyasi atmosfer mi?
Bir ülkede vatandaş, mahkeme kararına baktığında önce adaleti değil tarafı sorgulamaya başlıyorsa burada ciddi bir güven ve yönetim sorunu oluşmuştur.
Belki daha tehlikeli olan ise şu: Güven kaybı yavaş ilerler. Bir günde ortaya çıkmaz. Önce insanlar siyasetçiye inanmayı bırakır. Sonra kurumlara olan güven azalır. Ardından seçimlerin gerçekten belirleyici olup olmadığı sorgulanmaya başlanır. En sonunda vatandaş, oyunun sonucu değiştireceğine dair inancını kaybeder. Ve kaybeden demokrasi olur, cumhuriyet olur.
Bugün Türkiye’de ekonomik kriz konuşuluyor, hayat pahalılığı konuşuluyor, gençlerin gelecek kaygısı konuşuluyor. Ancak bunların yanında sessiz büyüyen başka bir problem de kurumlara duyulan güvenin aşınmasıdır.
Bu tablo herhangi bir partinin kaybı değildir. Uzun vadede kaybeden, devletin kurumsal meşruiyetinin ta kendisi olur.
Seçimi anlamlı kılan sadece sandığa gitmek değil, vatandaşta oluşan “Kararı ben veriyorum” hissi ve hakikatidir. O his zayıflamaya başladığında sandık yerinde durur ama temsil gücü tartışılır hâle gelir.
Türkiye’nin bugün sorması gereken soru belki de şudur: Vatandaş neden her seçimden sonra yeni bir hukuki veya idari müdahale ihtimalini konuşuyor? Daha önemlisi, insanlar neden adalet kurumlarına eskisi kadar güven duymuyor?
Bu sorulara açık cevap verilmezse gelecekteki en büyük sorun ekonomi olmayabilir. Asıl sorun, devletle vatandaş arasındaki güven bağının zayıflaması ve hatta kopması olur.
Bir ülkeyi ayakta tutan kurumlar kadar o kurumların adil olduğuna dair oluşan ortak inançtır. O inanç kırıldığında onarmak, seçim kazanmaktan çok daha zor hale gelir.
O noktadan sonra konuşulan şey ise cumhuriyetin nasıl yönetildiği değil de ne kadar yaşatılabildiği olur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Aslıhan Elibol
Oy Milletten, Sonuç Güç Sahiplerinden
Türkiye’de siyaset eskiden daha net ilerlerdi. İnsanlar sandığa giderdi, oyunu verirdi. Kazanan kazanır, kaybeden kaybederdi. Seçim sonucu tartışılırdı belki ama son sözün millet tarafından söylendiği fikri daha güçlüydü. Bugün ise birçok insan için seçim, sürecin sonu değil başlangıcı gibi görünüyor.
Özellikle son yıllarda artan kayyum uygulamaları, görevden almalar, siyasi yasak tartışmaları ve yargı süreçleri toplumun bir bölümünde aynı soruyu oluşturdu: Gerçek karar sandıkta mı veriliyor, yoksa sandıktan sonra mı?
Bu mesele yalnız belirli bir partiye indirgenemez. Bugün bir belediye olur, yarın başka siyasi yapı olur. Konu daha geniş. İnsanlar seçimle elde edilemeyen bazı alanların idari kararlar veya hukuk mekanizmaları üzerinden yeniden şekillendirildiğini düşünüyor. Bu düşüncenin doğru ya da yanlış olması ayrı tartışma. Asıl önemli olan, böyle bir algının giderek yayılması.
Çünkü devletler yalnız kanunlarla ayakta durmaz, vatandaşın o kanunların adil uygulandığına dair inancıyla ayakta durur.
Tam da bu noktada başka bir sorun ortaya çıkıyor. O da yargıya duyulan güven. Bugün insanlar siyasetçilerin yanı sıra mahkemelere de eskisi kadar güvenmiyor. Verilen bazı kararların ardından aynı tartışmalar tekrar yükseliyor: Bu kararlar tamamen bağımsız hukuk anlayışıyla mı alınıyor? Savcılar ve hakimler üzerindeki atama sistemi ne kadar liyakat esaslı? Karar verilirken hukuk mu belirleyici oluyor, siyasi atmosfer mi?
Bir ülkede vatandaş, mahkeme kararına baktığında önce adaleti değil tarafı sorgulamaya başlıyorsa burada ciddi bir güven ve yönetim sorunu oluşmuştur.
Belki daha tehlikeli olan ise şu: Güven kaybı yavaş ilerler. Bir günde ortaya çıkmaz. Önce insanlar siyasetçiye inanmayı bırakır. Sonra kurumlara olan güven azalır. Ardından seçimlerin gerçekten belirleyici olup olmadığı sorgulanmaya başlanır. En sonunda vatandaş, oyunun sonucu değiştireceğine dair inancını kaybeder. Ve kaybeden demokrasi olur, cumhuriyet olur.
Bugün Türkiye’de ekonomik kriz konuşuluyor, hayat pahalılığı konuşuluyor, gençlerin gelecek kaygısı konuşuluyor. Ancak bunların yanında sessiz büyüyen başka bir problem de kurumlara duyulan güvenin aşınmasıdır.
İnsanlar seçime güvenmiyor. Siyasete güvenmiyor. Muhalefete güvenmiyor. İktidara güvenmiyor. Yargıya güvenmiyor.
Bu tablo herhangi bir partinin kaybı değildir. Uzun vadede kaybeden, devletin kurumsal meşruiyetinin ta kendisi olur.
Seçimi anlamlı kılan sadece sandığa gitmek değil, vatandaşta oluşan “Kararı ben veriyorum” hissi ve hakikatidir. O his zayıflamaya başladığında sandık yerinde durur ama temsil gücü tartışılır hâle gelir.
Türkiye’nin bugün sorması gereken soru belki de şudur: Vatandaş neden her seçimden sonra yeni bir hukuki veya idari müdahale ihtimalini konuşuyor? Daha önemlisi, insanlar neden adalet kurumlarına eskisi kadar güven duymuyor?
Bu sorulara açık cevap verilmezse gelecekteki en büyük sorun ekonomi olmayabilir. Asıl sorun, devletle vatandaş arasındaki güven bağının zayıflaması ve hatta kopması olur.
Bir ülkeyi ayakta tutan kurumlar kadar o kurumların adil olduğuna dair oluşan ortak inançtır. O inanç kırıldığında onarmak, seçim kazanmaktan çok daha zor hale gelir.
O noktadan sonra konuşulan şey ise cumhuriyetin nasıl yönetildiği değil de ne kadar yaşatılabildiği olur.