Kürtler Bir Kez Daha Kullanıldı, CHP Bir Kez Daha Domine Edildi
Yazının Giriş Tarihi: 01.02.2026 13:37
Yazının Güncellenme Tarihi: 01.02.2026 13:40
Bazı süreçler vardır, bir sabah ansızın başlamaz. Aylar, hatta yıllar öncesinden alt zemini hazırlanır. Kullanılan dil yumuşatılır, kavramlar yerinden oynatılır, toplumun refleksleri adım adım törpülenir. Türkiye’nin son dönemde yaşadığı ve iktidarın çözüm diye adlandırdığı süreç de böyle bir hazırlık evresinin ardından resmileşti. Ancak bu resmileşme, toplumun önemli bir kesimi tarafından başka bir isimle okundu: İhanet.
Sürecin alt zemini uzun süre boyunca sessiz biçimde hazırlandı. Ancak kritik eşik aşıldıktan, yani ihanet süreci fiilen başladıktan sonra söylemler görünür hâle geldi. Bu noktadan sonra terör örgütü PKK ve elebaşı Abdullah Öcalan üzerinden yürütülen dil, dikkat çekici biçimde değiştirildi. Bir zamanlar “bebek katili” denilen isim için “Sayın” ifadesi kullanıldı. Yetmedi bazen lider bazen de önder denildi. Serbest kalması, Meclis’te konuşması gerektiği dillendirildi. Silah bırakan teröristlerin şehirlerde aramızda yaşaması ihtimali normalleştirildi. “Kullandığımız dile dikkat etmeliyiz” denilerek topluma ahlaki bir üst dil dayatıldı. Bütün bunlar, sürecin başlamasından sonra, kısa bir zaman diliminde ardı ardına geldi.
Bu söylem değişimiyle eş zamanlı olarak başka bir hat daha işletildi. Türk adının geçtiği pek çok sembol ve ifade kamusal alandan sessiz sedasız çekilmeye başlandı. Atatürk’e dair izler silindi ya da görünmez kılındı. Aylar boyunca toplumun sinir uçlarıyla oynandı. Elli bin insanın ölümünden sorumlu bir terör örgütü, neredeyse barışın muhatabı hâline getirildi, elebaşı ise bir barış güvercini gibi sunuldu.
Bu noktada yalnızca iktidar değil, muhalefetin ana gövdesi de sürece eklemlendi. Kürtlerden oy alabilmek adına, süreci başlatan ve yürüten AKP ile MHP’ye, CHP de fiilen dahil oldu. Benzer söylemler benimsendi, kurulan komisyona katılım sağlandı. Böylece süreç, iktidar-muhalefet ayrımını aşan bir mutabakat görüntüsüne büründü.
Ancak siyasette esas maharet, süreci kimin başlattığı değil, kimin üzerinden bitirdiğidir. Erdoğan tam da bunu yaptı. Bir noktadan sonra söylemini değiştirdi. “PKK silah bırakmalıdır, bırakmazsa çatışırız” çıkışları arttı. Bu sert dil özellikle Dışişleri Bakanı Hakan Fidan üzerinden ve Suriye sınırından dolaşıma sokuldu. Erdoğan ise yeniden Türk vurgusuna sarıldı. “Türk’ün mührü bu asırda bütün dünyaya vurulacak” gibi cümlelerle milliyetçi seçmenin duygularına seslendi. Özbekistan Cumhurbaşkanı’na yönelik son söylem, bunun açık örneğiydi.
Ortaya çıkan tablo şuydu: Kürtler ve PKK üzerinden bir siyasi alan açıldı, bu alanda toplumun kabul etmekte zorlandığı söylemler dillendirildi, ardından bu söylemler pimi çekilmiş bir bomba gibi CHP’nin kucağına bırakıldı. Erdoğan ise kendisini, toplumun reddettiği bu sürece karşıymış gibi yeniden konumlandırdı. Milliyetçi dili geri aldı ve toplumun yanında pozuna geçti.
Bu taktiğin daha önce de işe yaradığını biliyoruz. 2023 seçimlerinde muhalefet, altılı masa üzerinden sürekli DEM Parti’yle ittifak yapmakla, terörle yan yana durmakla suçlandı. Bu iddiaların somut bir karşılığı yoktu. Ama algı üretildi. Ve bu algı sayesinde, birçok seçmen yeniden AKP’ye yöneldi.
Seçimler biter bitmez ise tablo tersine döndü. Erdoğan ve Bahçeli, DEM Parti’yle temas kurdu, PKK ile ilişki barış söylemiyle paketlendi. Oysa barış kavramı bile baştan yanlıştı. Barış, iki meşru taraf arasında olur. Devlet terör örgütüyle barış yapmaz, terör örgütüne operasyon yapar. Kavram, daha en başında yanlış yerden kuruldu.
Dün söylediklerinin tam tersini bugün yapan bir iktidar, birkaç siyasi hamleyle sorumluluğu üzerinden attı. Görünen o ki sürecin maliyeti CHP’ye yüklenmek üzere. Erdoğan ise yeniden milliyetçi bir hatta girerek, önümüzdeki seçimlere bu söylemle yürümeyi plânlıyor.
Velhasıl bu sürecin belki de en ağır sonucu şudur: Kürtler yeniden, istemedikleri hâlde, terör örgütü PKK’yla bütünleşik gösterildi ve bir kez daha bir siyasal oyunun parçası hâline getirildi. Oysa gerçek barış, Kürtlerin iktidar ile terör örgütü PKK arasına sıkıştırılmayı reddettiği anda mümkün olur. Ne zaman ki “Bizi bu ikisinin arasına mahkûm edemezsiniz, bizi terör örgütü PKK ya da bebek katili temsil etmiyor” denir, işte toplumda barış tam da o zaman başlar.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Aslıhan Elibol
Kürtler Bir Kez Daha Kullanıldı, CHP Bir Kez Daha Domine Edildi
Bazı süreçler vardır, bir sabah ansızın başlamaz. Aylar, hatta yıllar öncesinden alt zemini hazırlanır. Kullanılan dil yumuşatılır, kavramlar yerinden oynatılır, toplumun refleksleri adım adım törpülenir. Türkiye’nin son dönemde yaşadığı ve iktidarın çözüm diye adlandırdığı süreç de böyle bir hazırlık evresinin ardından resmileşti. Ancak bu resmileşme, toplumun önemli bir kesimi tarafından başka bir isimle okundu: İhanet.
Sürecin alt zemini uzun süre boyunca sessiz biçimde hazırlandı. Ancak kritik eşik aşıldıktan, yani ihanet süreci fiilen başladıktan sonra söylemler görünür hâle geldi. Bu noktadan sonra terör örgütü PKK ve elebaşı Abdullah Öcalan üzerinden yürütülen dil, dikkat çekici biçimde değiştirildi. Bir zamanlar “bebek katili” denilen isim için “Sayın” ifadesi kullanıldı. Yetmedi bazen lider bazen de önder denildi. Serbest kalması, Meclis’te konuşması gerektiği dillendirildi. Silah bırakan teröristlerin şehirlerde aramızda yaşaması ihtimali normalleştirildi. “Kullandığımız dile dikkat etmeliyiz” denilerek topluma ahlaki bir üst dil dayatıldı. Bütün bunlar, sürecin başlamasından sonra, kısa bir zaman diliminde ardı ardına geldi.
Bu söylem değişimiyle eş zamanlı olarak başka bir hat daha işletildi. Türk adının geçtiği pek çok sembol ve ifade kamusal alandan sessiz sedasız çekilmeye başlandı. Atatürk’e dair izler silindi ya da görünmez kılındı. Aylar boyunca toplumun sinir uçlarıyla oynandı. Elli bin insanın ölümünden sorumlu bir terör örgütü, neredeyse barışın muhatabı hâline getirildi, elebaşı ise bir barış güvercini gibi sunuldu.
Bu noktada yalnızca iktidar değil, muhalefetin ana gövdesi de sürece eklemlendi. Kürtlerden oy alabilmek adına, süreci başlatan ve yürüten AKP ile MHP’ye, CHP de fiilen dahil oldu. Benzer söylemler benimsendi, kurulan komisyona katılım sağlandı. Böylece süreç, iktidar-muhalefet ayrımını aşan bir mutabakat görüntüsüne büründü.
Ancak siyasette esas maharet, süreci kimin başlattığı değil, kimin üzerinden bitirdiğidir. Erdoğan tam da bunu yaptı. Bir noktadan sonra söylemini değiştirdi. “PKK silah bırakmalıdır, bırakmazsa çatışırız” çıkışları arttı. Bu sert dil özellikle Dışişleri Bakanı Hakan Fidan üzerinden ve Suriye sınırından dolaşıma sokuldu. Erdoğan ise yeniden Türk vurgusuna sarıldı. “Türk’ün mührü bu asırda bütün dünyaya vurulacak” gibi cümlelerle milliyetçi seçmenin duygularına seslendi. Özbekistan Cumhurbaşkanı’na yönelik son söylem, bunun açık örneğiydi.
Ortaya çıkan tablo şuydu: Kürtler ve PKK üzerinden bir siyasi alan açıldı, bu alanda toplumun kabul etmekte zorlandığı söylemler dillendirildi, ardından bu söylemler pimi çekilmiş bir bomba gibi CHP’nin kucağına bırakıldı. Erdoğan ise kendisini, toplumun reddettiği bu sürece karşıymış gibi yeniden konumlandırdı. Milliyetçi dili geri aldı ve toplumun yanında pozuna geçti.
Bu taktiğin daha önce de işe yaradığını biliyoruz. 2023 seçimlerinde muhalefet, altılı masa üzerinden sürekli DEM Parti’yle ittifak yapmakla, terörle yan yana durmakla suçlandı. Bu iddiaların somut bir karşılığı yoktu. Ama algı üretildi. Ve bu algı sayesinde, birçok seçmen yeniden AKP’ye yöneldi.
Seçimler biter bitmez ise tablo tersine döndü. Erdoğan ve Bahçeli, DEM Parti’yle temas kurdu, PKK ile ilişki barış söylemiyle paketlendi. Oysa barış kavramı bile baştan yanlıştı. Barış, iki meşru taraf arasında olur. Devlet terör örgütüyle barış yapmaz, terör örgütüne operasyon yapar. Kavram, daha en başında yanlış yerden kuruldu.
Dün söylediklerinin tam tersini bugün yapan bir iktidar, birkaç siyasi hamleyle sorumluluğu üzerinden attı. Görünen o ki sürecin maliyeti CHP’ye yüklenmek üzere. Erdoğan ise yeniden milliyetçi bir hatta girerek, önümüzdeki seçimlere bu söylemle yürümeyi plânlıyor.
Velhasıl bu sürecin belki de en ağır sonucu şudur: Kürtler yeniden, istemedikleri hâlde, terör örgütü PKK’yla bütünleşik gösterildi ve bir kez daha bir siyasal oyunun parçası hâline getirildi. Oysa gerçek barış, Kürtlerin iktidar ile terör örgütü PKK arasına sıkıştırılmayı reddettiği anda mümkün olur. Ne zaman ki “Bizi bu ikisinin arasına mahkûm edemezsiniz, bizi terör örgütü PKK ya da bebek katili temsil etmiyor” denir, işte toplumda barış tam da o zaman başlar.