PEHLEVİ NEDEN SAHADA? İRAN'DA DEĞİŞİM Mİ, TASARIM MI?
Yazının Giriş Tarihi: 12.01.2026 22:43
Yazının Güncellenme Tarihi: 14.01.2026 17:16
İran’da son dönemde yaşanan gelişmeler, ilk bakışta rejim karşıtı halk hareketleri olarak görülse de meselenin yalnızca özgürlük talepleri ya da rejim değişikliği isteğiyle açıklanması ciddi bir eksiklik ve indirgemecidir. İran örneğinde asıl mesele, mevcut rejimin sorunları kadar, bu rejimin zayıflaması hâlinde ortaya çıkabilecek kaos, parçalanma ve bölgesel güvenlik riskleridir.
1979’da kurulan Humeyni rejimi, bugün geldiği noktada İran toplumunun önemli bir kısmını ekonomik, siyasal ve kültürel olarak tatmin edememektedir. Velayet-i fakih temelli bu yapı, içeride baskıcı bir yönetim üretirken, dışarıda Şii hilali olarak adlandırılan yayılmacı bir politika izlemiştir. Bu politika İran’ı bölgesel bir aktör haline getirmiş olsa da ülkeyi ağır yaptırımlar, derin bir ekonomik kriz ve sürekli bir güvenlik baskısı altında yaşamaya zorlamıştır. Bu açıdan bakıldığında mevcut rejimin eleştirilecek çok sayıda yönü olduğu açıktır.
Ancak İran’daki sorunlar yalnızca mevcut rejimle sınırlı değildir. Rejime alternatif olarak öne çıkarılan Pehlevi monarşisi de demokratik ya da kapsayıcı bir çözüm sunmamaktadır. Pehlevi dönemi, eski ve otoriter bir monarşi olmakla sorunlu bir miras bırakmıştır. Bununla birlikte Pehlevi seçeneğini asıl problemli kılan unsur, bu yapının bugün ABD ve Batı tarafından açık biçimde desteklenmesidir. Pehlevi hanedanı, İran halkının tarihsel ve toplumsal taleplerinden çok, Batı’nın bölgesel çıkarlarına uygun bir siyasal düzenin sembolü olarak öne çıkarılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Pehlevi, yalnızca geçmişin otoriter bir modeli değil, aynı zamanda İran’ı Batı eksenli bir güvenlik mimarisine entegre etmeyi amaçlayan projeler için ideal bir araç olarak görülmektedir.
Bu durum Pehlevi’yi, Büyük Orta Doğu Projesi benzeri bölgesel yeniden düzenleme planları açısından da işlevsel hâle getirmektedir. Zayıflatılmış, kontrol edilebilir ve Batı ile uyumlu bir İran tasavvuru, bölgesel güç dengelerini Batı lehine yeniden şekillendirme hedefiyle örtüşmektedir. Dolayısıyla Pehlevi seçeneği, İran halkının iradesinden çok, dış aktörlerin stratejik beklentileriyle ilişkilidir. Bu da onu mevcut rejimden farklı ama en az onun kadar sorunlu bir seçenek hâline getirmektedir.
İran’daki ayaklanmaların bir diğer kritik boyutu ise güvenlik meselesidir. PKK’nın İran kolu olan PJAK, uzun süredir İran’daki iç gerilimleri bir fırsat olarak görmektedir. Son aylarda verilen sinyaller, bu yapıların protestoları bir iç savaş, kaos ve nihayetinde parçalanma sürecine dönüştürme arzusunda olduklarını göstermektedir. Nihai hedef, İran’daki istikrarsızlıktan yararlanarak kendi hayal ettikleri Kürdistan için alan ve toprak kazanmaktır. Bu gerçek, yaşananların yalnızca masum ve kendiliğinden halk hareketleri olarak okunamayacağını ortaya koymaktadır.
Bu tabloyu daha da karmaşık hâle getiren unsur, bölgesel güvenlik algılarıdır. Orta Doğu ülkeleri, özellikle Körfez ülkeleri, uzun süredir İran’ı güvenlikleştirmiş durumdadır. Pek çok Körfez ülkesi açısından İran; İsrail’den, ABD’den, hatta Rusya ve Çin’den daha büyük bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bu algı, İran’da yaşanabilecek uzun süreli bir istikrarsızlık ya da parçalanma sürecinin, bölgedeki bazı aktörler tarafından dolaylı biçimde desteklenme ihtimalini de beraberinde getirmektedir. Şu ana kadar böyle bir destek açık biçimde görülmemiştir. Ancak Orta Doğu siyasetinde ihtimaller çoğu zaman gerçekleşmiş adımlar kadar belirleyicidir.
Buradaki temel mesele şudur: Bir ülkede ekonomik krizler, yönetim zaafları ve yapısal adaletsizlikler derinleştikçe, bu sorunlar dış aktörler tarafından kolayca kaşınabilir ve manipüle edilebilir. Haklı toplumsal talepler, kısa sürede devletin bütünlüğünü hedef alan projelerin aracı hâline gelebilir. Irak, Suriye ve Libya örnekleri, rejim değişikliği söylemiyle başlayan süreçlerin nasıl devletlerin çözülmesine dönüştüğünü açık biçimde göstermiştir. İran için de benzer bir risk mevcuttur.
Türkiye açısından bakıldığında, İran’daki gelişmeler yalnızca komşu bir ülkede yaşanan iç karışıklıklar olarak görülemez. İran’ın zayıflaması, etnik ve mezhepsel fay hatlarının harekete geçmesi ve silahlı yapıların alan kazanması, Türkiye’nin sınır güvenliğinden iç güvenliğine kadar uzanan çok boyutlu tehditler üretme potansiyeline sahiptir. Özellikle PJAK faktörü, bu riskleri Türkiye adına daha da somut hâle getirmektedir.
Bugün Körfez ülkeleri ya da diğer bölge aktörlerinin İran’a yönelik açık bir tavrı yoktur. Ancak İran’ın bölgesel bir tehdit olarak algılandığı ve güvenlikleştirildiği gerçeği göz önüne alındığında, uzun süreli bir kaos veya parçalanma sürecinin dışarıdan teşvik edilmesi ihtimali tamamen göz ardı edilemez. Böyle bir senaryo İran’ı zayıflatırken, bölgeyi daha güvenli hâle getirmez. Aksine Türkiye’yi de içine çekebilecek yeni ve daha karmaşık güvenlik sorunları üretir.
Bu nedenle Türkiye’nin, İran’daki süreci yalnızca ideolojik tercihlerle değil, devletlerin nasıl zayıfladığı ve bu zayıflığın bölgeye nasıl yayıldığı perspektifiyle de okuması gerekmektedir. Güçlü devlet kapasitesi, ekonomik dayanıklılık ve toplumsal bütünlük, bu tür senaryolara karşı en etkili savunma araçlarıdır. İran’da yaşananlar, Türkiye için bir temenni ya da dilek konusu değil, stratejik bir uyarıdır ve dikkatle okunması gereken bir ders niteliği taşımaktadır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Aslıhan Elibol
PEHLEVİ NEDEN SAHADA? İRAN'DA DEĞİŞİM Mİ, TASARIM MI?
İran’da son dönemde yaşanan gelişmeler, ilk bakışta rejim karşıtı halk hareketleri olarak görülse de meselenin yalnızca özgürlük talepleri ya da rejim değişikliği isteğiyle açıklanması ciddi bir eksiklik ve indirgemecidir. İran örneğinde asıl mesele, mevcut rejimin sorunları kadar, bu rejimin zayıflaması hâlinde ortaya çıkabilecek kaos, parçalanma ve bölgesel güvenlik riskleridir.
1979’da kurulan Humeyni rejimi, bugün geldiği noktada İran toplumunun önemli bir kısmını ekonomik, siyasal ve kültürel olarak tatmin edememektedir. Velayet-i fakih temelli bu yapı, içeride baskıcı bir yönetim üretirken, dışarıda Şii hilali olarak adlandırılan yayılmacı bir politika izlemiştir. Bu politika İran’ı bölgesel bir aktör haline getirmiş olsa da ülkeyi ağır yaptırımlar, derin bir ekonomik kriz ve sürekli bir güvenlik baskısı altında yaşamaya zorlamıştır. Bu açıdan bakıldığında mevcut rejimin eleştirilecek çok sayıda yönü olduğu açıktır.
Ancak İran’daki sorunlar yalnızca mevcut rejimle sınırlı değildir. Rejime alternatif olarak öne çıkarılan Pehlevi monarşisi de demokratik ya da kapsayıcı bir çözüm sunmamaktadır. Pehlevi dönemi, eski ve otoriter bir monarşi olmakla sorunlu bir miras bırakmıştır. Bununla birlikte Pehlevi seçeneğini asıl problemli kılan unsur, bu yapının bugün ABD ve Batı tarafından açık biçimde desteklenmesidir. Pehlevi hanedanı, İran halkının tarihsel ve toplumsal taleplerinden çok, Batı’nın bölgesel çıkarlarına uygun bir siyasal düzenin sembolü olarak öne çıkarılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Pehlevi, yalnızca geçmişin otoriter bir modeli değil, aynı zamanda İran’ı Batı eksenli bir güvenlik mimarisine entegre etmeyi amaçlayan projeler için ideal bir araç olarak görülmektedir.
Bu durum Pehlevi’yi, Büyük Orta Doğu Projesi benzeri bölgesel yeniden düzenleme planları açısından da işlevsel hâle getirmektedir. Zayıflatılmış, kontrol edilebilir ve Batı ile uyumlu bir İran tasavvuru, bölgesel güç dengelerini Batı lehine yeniden şekillendirme hedefiyle örtüşmektedir. Dolayısıyla Pehlevi seçeneği, İran halkının iradesinden çok, dış aktörlerin stratejik beklentileriyle ilişkilidir. Bu da onu mevcut rejimden farklı ama en az onun kadar sorunlu bir seçenek hâline getirmektedir.
İran’daki ayaklanmaların bir diğer kritik boyutu ise güvenlik meselesidir. PKK’nın İran kolu olan PJAK, uzun süredir İran’daki iç gerilimleri bir fırsat olarak görmektedir. Son aylarda verilen sinyaller, bu yapıların protestoları bir iç savaş, kaos ve nihayetinde parçalanma sürecine dönüştürme arzusunda olduklarını göstermektedir. Nihai hedef, İran’daki istikrarsızlıktan yararlanarak kendi hayal ettikleri Kürdistan için alan ve toprak kazanmaktır. Bu gerçek, yaşananların yalnızca masum ve kendiliğinden halk hareketleri olarak okunamayacağını ortaya koymaktadır.
Bu tabloyu daha da karmaşık hâle getiren unsur, bölgesel güvenlik algılarıdır. Orta Doğu ülkeleri, özellikle Körfez ülkeleri, uzun süredir İran’ı güvenlikleştirmiş durumdadır. Pek çok Körfez ülkesi açısından İran; İsrail’den, ABD’den, hatta Rusya ve Çin’den daha büyük bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bu algı, İran’da yaşanabilecek uzun süreli bir istikrarsızlık ya da parçalanma sürecinin, bölgedeki bazı aktörler tarafından dolaylı biçimde desteklenme ihtimalini de beraberinde getirmektedir. Şu ana kadar böyle bir destek açık biçimde görülmemiştir. Ancak Orta Doğu siyasetinde ihtimaller çoğu zaman gerçekleşmiş adımlar kadar belirleyicidir.
Buradaki temel mesele şudur: Bir ülkede ekonomik krizler, yönetim zaafları ve yapısal adaletsizlikler derinleştikçe, bu sorunlar dış aktörler tarafından kolayca kaşınabilir ve manipüle edilebilir. Haklı toplumsal talepler, kısa sürede devletin bütünlüğünü hedef alan projelerin aracı hâline gelebilir. Irak, Suriye ve Libya örnekleri, rejim değişikliği söylemiyle başlayan süreçlerin nasıl devletlerin çözülmesine dönüştüğünü açık biçimde göstermiştir. İran için de benzer bir risk mevcuttur.
Türkiye açısından bakıldığında, İran’daki gelişmeler yalnızca komşu bir ülkede yaşanan iç karışıklıklar olarak görülemez. İran’ın zayıflaması, etnik ve mezhepsel fay hatlarının harekete geçmesi ve silahlı yapıların alan kazanması, Türkiye’nin sınır güvenliğinden iç güvenliğine kadar uzanan çok boyutlu tehditler üretme potansiyeline sahiptir. Özellikle PJAK faktörü, bu riskleri Türkiye adına daha da somut hâle getirmektedir.
Bugün Körfez ülkeleri ya da diğer bölge aktörlerinin İran’a yönelik açık bir tavrı yoktur. Ancak İran’ın bölgesel bir tehdit olarak algılandığı ve güvenlikleştirildiği gerçeği göz önüne alındığında, uzun süreli bir kaos veya parçalanma sürecinin dışarıdan teşvik edilmesi ihtimali tamamen göz ardı edilemez. Böyle bir senaryo İran’ı zayıflatırken, bölgeyi daha güvenli hâle getirmez. Aksine Türkiye’yi de içine çekebilecek yeni ve daha karmaşık güvenlik sorunları üretir.
Bu nedenle Türkiye’nin, İran’daki süreci yalnızca ideolojik tercihlerle değil, devletlerin nasıl zayıfladığı ve bu zayıflığın bölgeye nasıl yayıldığı perspektifiyle de okuması gerekmektedir. Güçlü devlet kapasitesi, ekonomik dayanıklılık ve toplumsal bütünlük, bu tür senaryolara karşı en etkili savunma araçlarıdır. İran’da yaşananlar, Türkiye için bir temenni ya da dilek konusu değil, stratejik bir uyarıdır ve dikkatle okunması gereken bir ders niteliği taşımaktadır.