Eskiden savaş dediğimiz şey cephede olurdu. Tanklar ilerler, uçaklar bombalar, askerler karşı karşıya gelirdi. Bugün ise savaşın önemli bir kısmı cephede değil, telefon ekranlarında yaşanıyor. Sosyal medya artık insanların düşüncelerini paylaştığı bir alanın ötesinde devletlerin, istihbarat örgütlerinin ve propaganda mekanizmalarının aktif olarak kullandığı bir savaş alanı.
Artık bir savaş başladığında ilk bombalar yalnızca şehirlerin üzerine düşmüyor. Aynı anda sosyal medyaya da düşüyor. Yapay zekâ ile üretilmiş görüntüler, doğruluğu belirsiz videolar, manipüle edilmiş fotoğraflar ve hızla yayılan söylentiler birkaç saat içinde milyonlarca insana ulaşabiliyor. Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi giderek daha fazla bulanıklaşıyor. Bir videonun gerçekten savaş sahnesi mi yoksa yapay zekâ üretimi mi olduğu çoğu zaman ayırt edilemiyor.
Bu durum yalnızca insanların fikirlerini etkilemekle kalmıyor. Devletler de artık bu bilgi akışına göre pozisyon alabiliyor. Sosyal medyada yayılan bir görüntü ya da iddia, diplomatik açıklamalara, askeri söylemlere hatta bazen sahadaki hamlelere kadar uzanan bir etki yaratabiliyor. Kısacası savaş artık yalnızca silahlarla değil, bilgiyle ve algıyla da yürütülüyor.
Bu algı savaşlarının son dönemdeki örneklerinden biri de İranlı komutan İsmail Qaani hakkında sosyal medyada yayılan iddialardı. Bir anda çeşitli hesaplar onun İsrail ajanı olduğuna dair paylaşımlar yapmaya başladı. Bu iddiaların doğruluğu hâlâ tartışmalı olsa da sosyal medyada hızla yayılan bu tür söylentiler birçok insanın düşüncesini etkileyebiliyor. O kadar ki ben bile gerçek olduğunu düşündüm kısa süreliğine. Gerçek bu şekilde çoğu zaman ikinci planda kalıyor; önemli olan o anda yayılan algı oluyor.
Aslında burada çok eski bir medya tekniği devreye giriyor: olayları belirli bir çerçevede sunmak(framing). Aynı olay farklı kelimeler ve vurgularla bambaşka anlamlar kazanabiliyor. Bir aktör direnişçi olarak da anlatılabiliyor terörist olarak da. Bir askeri hamle savunma” olarak da sunulabiliyor saldırı olarak da. Olay değişmese bile, onu anlatan çerçeve insanların nasıl düşüneceğini büyük ölçüde belirliyor.
Sosyal medyanın en dikkat çekici tarafı ise bu çerçevelerin artık yalnızca gazeteler veya televizyonlar tarafından kurulmamış olması. Bugün anonim hesaplar, bot ağları, propaganda hesapları ve hatta sıradan kullanıcılar bile farkında olmadan bu çerçeveleri üretip yayabiliyor.
Bu atmosferde insanlar çoğu zaman bilgiye değil, ilk izlenime tepki veriyor. Ben de kısa süre önce attığım bir tweetin altında bunun küçük bir örneğini gördüm. Hiç tanımadığım ve beni takip etmeyen bir hesap, paylaşımlarımın bütününe bakmadan beni “Siyonizmin propagandasını yapmakla” suçlayabildi. Oysa hesabımda yapacağı birkaç dakikalık bir inceleme, söylediklerimin aslında bambaşka bir çerçevede olduğunu gösterebilirdi.
Sosyal medyanın en çarpıcı yönlerinden biri de tam olarak bu. İnsanlar çoğu zaman bir kişinin ne söylediğini anlamaya çalışmak yerine, birkaç saniyelik bir izlenimle hüküm verebiliyor. Bir tweet üzerinden insanlar kolayca etiketlenebiliyor; propagandacı, ajan ya da hain ilân edilebiliyor.
Bu durumun daha tehlikeli bir tarafı var. Çünkü sosyal medyada yayılan her doğrulanmamış bilgi, her manipüle edilmiş görüntü ve her hızlı yargı aslında algı savaşının büyümesine katkı sağlıyor. İnsanlar çoğu zaman farkında bile olmadan bu savaşın parçası haline geliyor.
Belki de modern çağın en dikkat çekici gerçeği burada yatıyor: Algı savaşları artık yalnız devletler arasında yürütülmüyor. Toplumların içinde de yayılıyor. Ve bizler çoğu zaman farkında olmadan bu savaşın gönüllü askerlerine dönüşüyoruz.
En nihayetinde bugün savaşların cephesi yalnızca sınırlar değil. Aynı zamanda sosyal medya. Ve bazen bir paylaşım, bir füze kadar etkili olabiliyor.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Aslıhan Elibol
Bir Paylaşım, Bir Füze Kadar Güçlü Mü?
Eskiden savaş dediğimiz şey cephede olurdu. Tanklar ilerler, uçaklar bombalar, askerler karşı karşıya gelirdi. Bugün ise savaşın önemli bir kısmı cephede değil, telefon ekranlarında yaşanıyor. Sosyal medya artık insanların düşüncelerini paylaştığı bir alanın ötesinde devletlerin, istihbarat örgütlerinin ve propaganda mekanizmalarının aktif olarak kullandığı bir savaş alanı.
Artık bir savaş başladığında ilk bombalar yalnızca şehirlerin üzerine düşmüyor. Aynı anda sosyal medyaya da düşüyor. Yapay zekâ ile üretilmiş görüntüler, doğruluğu belirsiz videolar, manipüle edilmiş fotoğraflar ve hızla yayılan söylentiler birkaç saat içinde milyonlarca insana ulaşabiliyor. Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi giderek daha fazla bulanıklaşıyor. Bir videonun gerçekten savaş sahnesi mi yoksa yapay zekâ üretimi mi olduğu çoğu zaman ayırt edilemiyor.
Bu durum yalnızca insanların fikirlerini etkilemekle kalmıyor. Devletler de artık bu bilgi akışına göre pozisyon alabiliyor. Sosyal medyada yayılan bir görüntü ya da iddia, diplomatik açıklamalara, askeri söylemlere hatta bazen sahadaki hamlelere kadar uzanan bir etki yaratabiliyor. Kısacası savaş artık yalnızca silahlarla değil, bilgiyle ve algıyla da yürütülüyor.
Bu algı savaşlarının son dönemdeki örneklerinden biri de İranlı komutan İsmail Qaani hakkında sosyal medyada yayılan iddialardı. Bir anda çeşitli hesaplar onun İsrail ajanı olduğuna dair paylaşımlar yapmaya başladı. Bu iddiaların doğruluğu hâlâ tartışmalı olsa da sosyal medyada hızla yayılan bu tür söylentiler birçok insanın düşüncesini etkileyebiliyor. O kadar ki ben bile gerçek olduğunu düşündüm kısa süreliğine. Gerçek bu şekilde çoğu zaman ikinci planda kalıyor; önemli olan o anda yayılan algı oluyor.
Aslında burada çok eski bir medya tekniği devreye giriyor: olayları belirli bir çerçevede sunmak(framing). Aynı olay farklı kelimeler ve vurgularla bambaşka anlamlar kazanabiliyor. Bir aktör direnişçi olarak da anlatılabiliyor terörist olarak da. Bir askeri hamle savunma” olarak da sunulabiliyor saldırı olarak da. Olay değişmese bile, onu anlatan çerçeve insanların nasıl düşüneceğini büyük ölçüde belirliyor.
Sosyal medyanın en dikkat çekici tarafı ise bu çerçevelerin artık yalnızca gazeteler veya televizyonlar tarafından kurulmamış olması. Bugün anonim hesaplar, bot ağları, propaganda hesapları ve hatta sıradan kullanıcılar bile farkında olmadan bu çerçeveleri üretip yayabiliyor.
Bu atmosferde insanlar çoğu zaman bilgiye değil, ilk izlenime tepki veriyor. Ben de kısa süre önce attığım bir tweetin altında bunun küçük bir örneğini gördüm. Hiç tanımadığım ve beni takip etmeyen bir hesap, paylaşımlarımın bütününe bakmadan beni “Siyonizmin propagandasını yapmakla” suçlayabildi. Oysa hesabımda yapacağı birkaç dakikalık bir inceleme, söylediklerimin aslında bambaşka bir çerçevede olduğunu gösterebilirdi.
Sosyal medyanın en çarpıcı yönlerinden biri de tam olarak bu. İnsanlar çoğu zaman bir kişinin ne söylediğini anlamaya çalışmak yerine, birkaç saniyelik bir izlenimle hüküm verebiliyor. Bir tweet üzerinden insanlar kolayca etiketlenebiliyor; propagandacı, ajan ya da hain ilân edilebiliyor.
Bu durumun daha tehlikeli bir tarafı var. Çünkü sosyal medyada yayılan her doğrulanmamış bilgi, her manipüle edilmiş görüntü ve her hızlı yargı aslında algı savaşının büyümesine katkı sağlıyor. İnsanlar çoğu zaman farkında bile olmadan bu savaşın parçası haline geliyor.
Belki de modern çağın en dikkat çekici gerçeği burada yatıyor: Algı savaşları artık yalnız devletler arasında yürütülmüyor. Toplumların içinde de yayılıyor. Ve bizler çoğu zaman farkında olmadan bu savaşın gönüllü askerlerine dönüşüyoruz.
En nihayetinde bugün savaşların cephesi yalnızca sınırlar değil. Aynı zamanda sosyal medya. Ve bazen bir paylaşım, bir füze kadar etkili olabiliyor.