Liyakat bir devletin omurgasıdır. Çünkü devlet dediğiniz şey, eş dost ilişkileriyle yönetilen bir yapı değil, milyonlarca insanın hayatını etkileyen büyük bir sistemdir. Bir hâkimi, bir savcıyı, bir bürokratı ya da bir kurum yöneticisini göreve getirirken ölçü bilgi, deneyim ve ehliyet değil de sadakat, akrabalık ve siyasi yakınlık olursa, devletin çürümesi kaçınılmaz hâle gelir. Türkiye’nin bugün yaşadığı kriz tam olarak budur.
Eskiden insanlar torpilin bazı alanlarda olduğunu düşünürdü. Bugün ise torpil iddiaları sıradanlaştı. Çünkü mesele birkaç istisnadan çıktı, sistemin ruhuna yerleşti. İktidar yıllardır devlet kadrolarını bizden olanlar anlayışıyla şekillendirdi. Bunun sonucunda kurumlara duyulan güven büyük ölçüde eridi.
Bugün Türkiye’de gençler sadece sınava çalışmıyor, “Arkam var mı?” sorusuyla yaşıyor. Çünkü artık başarıya değil, "Ankara'da dayın var mı?" sorusuna bel bağlanan bir düzen oluştu. İnsanlar iyi eğitim almanın, yabancı dil öğrenmenin ya da gece gündüz çalışmanın tek başına yeterli olmadığını düşünüyor. Bir toplum için bundan daha yıkıcı bir psikoloji olabilir mi?
Geçtiğimiz günlerde 33 yaşındaki bir ismin önemli bir göreve atanması tartışıldı. Tartışmanın merkezinde sadece yaş yoktu. İnsanların dikkatini çeken şey, kişinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın memleket çevresinden biri olmasıydı. Türkiye’de artık insanlar bir atama gördüğünde özgeçmişten önce bağlantılara bakıyor. Yıllardır oluşan tablo millete bunu öğretti.
Bir başka vahim örnek, AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’in bir törende Cumhurbaşkanı Erdoğan’a dönerek “Yiğenim de burada, bir selam versin, Arifçim neredesin” şeklindeki sözleri sonrası ortaya çıkan tartışmalardı. Belki o kişi gerçekten hâkim-savcı olmayı hak etmişti. Belki tamamen kendi emeğiyle oraya gelmişti. Ancak mesele tam olarak burada başlıyor: Türkiye’de artık insanlar bir başarı hikâyesine bile şüpheyle bakıyor.
Çünkü siyasetle kurulan akrabalık ilişkileri, devlet kadrolarındaki her atamaya gölge düşürüyor. İnsanlar artık bir hâkimin, bir savcının, bir kaymakamın ya da bir başka bürokratın gerçekten emeğiyle mi yoksa bağlantıları sayesinde mi o noktaya geldiğini sorguluyor. Hukuk devleti dediğiniz yerde adalet tarafsız olmanın yanı sıra tarafsız görünebilmelidir de. Eğer toplumun zihninde “Acaba torpille mi geldi?” sorusu oluşuyorsa, orada kurumların itibarı zedelenmiş demektir. Ve bunlar yalnızca kamuoyuna yansıyan birkaç örnek. Türkiye’de liyakat tartışmalarına dair sayfalarca örnek sıralanabilir, çünkü sorun artık istisna olmaktan çıkıp sistemin parçası hâline gelmiş durumda.
Liyakat ortadan kalkınca sadece adalet sistemi zarar görmez. Ekonomi de çöker, eğitim de çöker, devlet yönetimi de zayıflar. Devletin koruma polisine çanta, ayakkabı, şemsiye taşıtanlar türer... İşin ehli olmayan insanlar kritik kurumların başına getirildiğinde, karar mekanizmaları kalite kaybeder. Bugün Türkiye’de yaşanan birçok yönetim krizinin temelinde de işte bu liyakatsizlik yatıyor.
En büyük yıkım ise gençlerde yaşanıyor. Üniversite mezunu bir genç yıllarca emek verip sonunda siyasi bağlantıları olan insanların önüne geçtiğini düşündüğünde, ülkeye olan aidiyetini kaybediyor. Beyin göçünün temel sebeplerinden biri de budur. İnsanlar sadece ekonomik nedenlerle gitmiyor, adalet duygusunu, emeğin karşılık bulacağına dair inancı kaybettikleri için gidiyor. En nihayetinde Türkiye'de insanlar mülakata güvenmiyor, kurumlara güvenmiyor, hukuka güvenmiyor, yarınına güvenmiyor...
Unuttuğumuz acı gerçek şu ki bir devlet sadece savaşla çökmez. Kurumlarının içi boşaltılarak da çöker. İş bilen insanlar sistemin dışına itilir, yerlerine sadık olanlar getirilir. Sonra o devlet dışarıdan güçlü görünür ama içeriden çürümeye başlar.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey yeni sloganlar değil, yeniden liyakat ilkesidir. Liyakatin olmadığı yerde adalet olmaz, adaletin olmadığı yerde ise devlet yalnızca bir güç gösterisine dönüşür.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Aslıhan Elibol
Bir "Ankara'da Dayın Var Mı?" Hikayesi
Liyakat bir devletin omurgasıdır. Çünkü devlet dediğiniz şey, eş dost ilişkileriyle yönetilen bir yapı değil, milyonlarca insanın hayatını etkileyen büyük bir sistemdir. Bir hâkimi, bir savcıyı, bir bürokratı ya da bir kurum yöneticisini göreve getirirken ölçü bilgi, deneyim ve ehliyet değil de sadakat, akrabalık ve siyasi yakınlık olursa, devletin çürümesi kaçınılmaz hâle gelir. Türkiye’nin bugün yaşadığı kriz tam olarak budur.
Eskiden insanlar torpilin bazı alanlarda olduğunu düşünürdü. Bugün ise torpil iddiaları sıradanlaştı. Çünkü mesele birkaç istisnadan çıktı, sistemin ruhuna yerleşti. İktidar yıllardır devlet kadrolarını bizden olanlar anlayışıyla şekillendirdi. Bunun sonucunda kurumlara duyulan güven büyük ölçüde eridi.
Bugün Türkiye’de gençler sadece sınava çalışmıyor, “Arkam var mı?” sorusuyla yaşıyor. Çünkü artık başarıya değil, "Ankara'da dayın var mı?" sorusuna bel bağlanan bir düzen oluştu. İnsanlar iyi eğitim almanın, yabancı dil öğrenmenin ya da gece gündüz çalışmanın tek başına yeterli olmadığını düşünüyor. Bir toplum için bundan daha yıkıcı bir psikoloji olabilir mi?
Geçtiğimiz günlerde 33 yaşındaki bir ismin önemli bir göreve atanması tartışıldı. Tartışmanın merkezinde sadece yaş yoktu. İnsanların dikkatini çeken şey, kişinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın memleket çevresinden biri olmasıydı. Türkiye’de artık insanlar bir atama gördüğünde özgeçmişten önce bağlantılara bakıyor. Yıllardır oluşan tablo millete bunu öğretti.
Bir başka vahim örnek, AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’in bir törende Cumhurbaşkanı Erdoğan’a dönerek “Yiğenim de burada, bir selam versin, Arifçim neredesin” şeklindeki sözleri sonrası ortaya çıkan tartışmalardı. Belki o kişi gerçekten hâkim-savcı olmayı hak etmişti. Belki tamamen kendi emeğiyle oraya gelmişti. Ancak mesele tam olarak burada başlıyor: Türkiye’de artık insanlar bir başarı hikâyesine bile şüpheyle bakıyor.
Çünkü siyasetle kurulan akrabalık ilişkileri, devlet kadrolarındaki her atamaya gölge düşürüyor. İnsanlar artık bir hâkimin, bir savcının, bir kaymakamın ya da bir başka bürokratın gerçekten emeğiyle mi yoksa bağlantıları sayesinde mi o noktaya geldiğini sorguluyor. Hukuk devleti dediğiniz yerde adalet tarafsız olmanın yanı sıra tarafsız görünebilmelidir de. Eğer toplumun zihninde “Acaba torpille mi geldi?” sorusu oluşuyorsa, orada kurumların itibarı zedelenmiş demektir. Ve bunlar yalnızca kamuoyuna yansıyan birkaç örnek. Türkiye’de liyakat tartışmalarına dair sayfalarca örnek sıralanabilir, çünkü sorun artık istisna olmaktan çıkıp sistemin parçası hâline gelmiş durumda.
Liyakat ortadan kalkınca sadece adalet sistemi zarar görmez. Ekonomi de çöker, eğitim de çöker, devlet yönetimi de zayıflar. Devletin koruma polisine çanta, ayakkabı, şemsiye taşıtanlar türer... İşin ehli olmayan insanlar kritik kurumların başına getirildiğinde, karar mekanizmaları kalite kaybeder. Bugün Türkiye’de yaşanan birçok yönetim krizinin temelinde de işte bu liyakatsizlik yatıyor.
En büyük yıkım ise gençlerde yaşanıyor. Üniversite mezunu bir genç yıllarca emek verip sonunda siyasi bağlantıları olan insanların önüne geçtiğini düşündüğünde, ülkeye olan aidiyetini kaybediyor. Beyin göçünün temel sebeplerinden biri de budur. İnsanlar sadece ekonomik nedenlerle gitmiyor, adalet duygusunu, emeğin karşılık bulacağına dair inancı kaybettikleri için gidiyor. En nihayetinde Türkiye'de insanlar mülakata güvenmiyor, kurumlara güvenmiyor, hukuka güvenmiyor, yarınına güvenmiyor...
Unuttuğumuz acı gerçek şu ki bir devlet sadece savaşla çökmez. Kurumlarının içi boşaltılarak da çöker. İş bilen insanlar sistemin dışına itilir, yerlerine sadık olanlar getirilir. Sonra o devlet dışarıdan güçlü görünür ama içeriden çürümeye başlar.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey yeni sloganlar değil, yeniden liyakat ilkesidir. Liyakatin olmadığı yerde adalet olmaz, adaletin olmadığı yerde ise devlet yalnızca bir güç gösterisine dönüşür.