Arabulucu mu, Taraf mı, Hedef mi? Türkiye’nin ABD–İran Diplomasisinde İnce Yürüyüşü
Yazının Giriş Tarihi: 08.02.2026 14:10
Yazının Güncellenme Tarihi: 08.02.2026 14:11
Türkiye son yıllarda dış politikada kendisini giderek daha sık arabulucu rolüyle tanımlıyor. Rusya–Ukrayna savaşında İstanbul’da kurulan masa, Karadeniz Tahıl Koridoru ve şimdi de ABD–İran hattında dillendirilen diplomatik temaslar bu iddianın başlıca örnekleri. Ancak bu noktada göz ardı edilmemesi gereken temel bir soru var: Türkiye gerçekten tarafsız bir arabulucu mu, yoksa zaten denklemin içindeki bir aktör mü?
ABD–İran ilişkileri, klasik bir diplomatik gerilimden çok daha derin ve kırılgan bir yapıya sahip. Nükleer dosya, yaptırımlar, İsrail’in güvenlik stratejileri ve bölgedeki vekâlet savaşları bu hattı sürekli gerilim halinde tutuyor. Bu tabloya İran’ın kuzeybatısında faaliyet gösteren PJAK terör örgütü eklendiğinde risk daha da büyüyor. PKK’nın doğrudan bir uzantısı olan ve toprak almak için pusuda bekleyen PJAK, yalnızca İran’ın değil, Türkiye’nin de ulusal güvenliğini hedef alıyor.
Bu tür örgütlerin sahadaki hareketliliği, Türkiye açısından teorik değil, son derece somut bir tehdittir. PKK ile yıllardır mücadele eden bir ülke olarak Ankara, bu yapıların İran sahasında güç kazanmasının kendi sınır güvenliğine nasıl yansıyacağını çok iyi biliyor. Bununla da bitmiyor. İran’da çıkabilecek olası bir sıcak çatışma ya da rejim krizinin Türkiye’ye yönelecek yeni bir göç ve sığınmacı dalgası üretme ihtimali, bu dosyayı Ankara açısından daha da hassas hale getiriyor. Türkiye için mesele yalnızca diplomasi olmaktan çıkıyor; doğrudan güvenlik, demografi ve toplumsal istikrar meselesine dönüşüyor.
Öte yandan ABD’nin İsrail üzerinden Orta Doğu’da genişleyen askeri ve siyasi nüfuzu da Türkiye açısından dikkatle okunması gereken bir başka başlık. Bu hat, yalnızca İran’ı çevrelemeye dönük geçici bir strateji değil, uzun yıllardır tartışılan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bağlamında şekillenen daha geniş bir yeniden düzenleme sürecinin parçası. Bölgenin etnik, mezhepsel ve siyasi fay hatları üzerinden yeniden tasarlanması, bugün İran’ı hedef alıyor olabilir. Ancak yarın bu ivmenin Türkiye’yi dışarıda bırakacağının hiçbir garantisi yok.
Tam da bu nedenle Türkiye, ABD–İsrail merkezli bu yayılmacı çizgiyi uzaktan izleyen bir aktör olamaz. Irak ve Suriye tecrübeleri ortadayken, “bize sıra gelmez” rahatlığı dış politika açısından ciddi bir yanılgı olur. Haliyle Ankara, yalnızca bugünün dengelerine değil, yarının olası yönelimlerine dair bir farkındalık sergilemek zorunda.
Bu tablo içinde Türkiye’nin ABD–İran hattında arabulucu olarak konumlanması, klasik diplomasi tanımlarını zorlayan bir durum yaratıyor. Ankara bir yandan Washington ile NATO müttefiki, diğer yandan Tahran ile coğrafi komşu ve zorunlu bir bölgesel aktör. Bu ikili pozisyon teoride avantaj gibi görünse de pratikte tarafsızlık iddiasını sürekli tartışmalı hale getiriyor.
Arabuluculuk, çoğu zaman sanıldığı gibi yalnızca iyi niyet beyanlarından ibaret değildir. Uluslararası ilişkiler literatüründe bu rolün temel şartı, taraflar nezdinde güvenilirlik ve öngörülebilirliktir. Taraflar, arabulucunun masayı kendi stratejik hedefleri için kullanmayacağına inanmak ister. Türkiye’nin son yıllarda bölgede daha görünür, daha iddialı ve zaman zaman sertleşen bir dış politika çizgisi izlemesi, bu güven algısını kırılganlaştıran bir unsur olarak öne çıkıyor.
ABD cephesinden bakıldığında Türkiye hâlâ vazgeçilmez bir bölgesel aktör. Ancak giderek daha özerk ve daha zor kontrol edilebilir bir müttefik. İran açısından ise Ankara, Batı bloğunun parçası olmakla birlikte Tahran’ı tamamen dışlamayan nadir ülkelerden biri. Bu çift yönlü algı, Türkiye’ye diplomatik alan açtığı kadar, arabuluculuk rolünü de sürekli sorgulanır kılıyor.
Asıl kritik soru burada ortaya çıkıyor: Türkiye bu süreci gerçekten sonuç üretmeye dönük bir diplomatik çaba olarak mı görüyor, yoksa jeopolitik görünürlüğünü artıran bir pozisyon alma alanı olarak mı? Eğer amaç yalnızca masada olmak ise, arabuluculuk söylemi kısa vadede prestij kazandırabilir. Ancak somut ilerleme üretmeyen her girişim, uzun vadede diplomatik kapasiteye zarar verir.
Üstelik ABD–İran dosyası, hata toleransı düşük bir alan. Terör örgütlerinin sahadaki hareketliliği, İsrail merkezli askeri denklemler ve ABD’nin bölgesel yayılma stratejileri, küçük bir diplomatik hatanın bile Türkiye’yi sürecin kolaylaştırıcısı olmaktan çıkarıp doğrudan taraflarından biri haline getirme riskini barındırıyor.
Bu noktada Türkiye’nin önünde son derece dar bir yürüyüş hattı bulunuyor. Arabuluculuk, sessiz diplomasi ve stratejik sabır gerektirir. Oysa Türk dış politikası son yıllarda iç politikaya da seslenen, yüksek tonlu mesajlarla ilerliyor. Bu iki yaklaşımı aynı anda sürdürmek giderek zorlaşıyor.
Belki de daha gerçekçi olan, Türkiye’nin kendisini tarafsız arabulucu olarak değil, çatışmayı yöneten ve tansiyonu sınırlayan bölgesel bir aktör olarak konumlandırmasıdır. Akademik açıdan bakıldığında bu, Türkiye’nin rolünü normatif bir barış üreticisinden ziyade, güvenlik risklerini dengeleyen bir düzen kurucu olarak tanımlamak anlamına gelir. Böyle bir çerçeve, beklentileri düşürürken stratejik esnekliği artırır.
Sonuç olarak mesele Türkiye’nin masada olup olmaması değil; hangi rolde, hangi sınırlar içinde ve hangi kapasiteyle masaya oturduğudur. ABD–İran hattı gibi kırılgan bir dosyada arabuluculuk, dikkatle taşınması gereken bir unvandır. Yanlış taşındığında prestij kazandırmaz, dış politikada ağır bir maliyete dönüşür.
Türkiye için bugün asıl mesele, iddia ile kapasite, görünürlük ile sürdürülebilirlik arasındaki dengeyi yeniden kurabilmektir. Çünkü diplomaside güç, her zaman en çok konuşandan değil, krizi yönetebilen aktörden yana işler.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Aslıhan Elibol
Arabulucu mu, Taraf mı, Hedef mi? Türkiye’nin ABD–İran Diplomasisinde İnce Yürüyüşü
Türkiye son yıllarda dış politikada kendisini giderek daha sık arabulucu rolüyle tanımlıyor. Rusya–Ukrayna savaşında İstanbul’da kurulan masa, Karadeniz Tahıl Koridoru ve şimdi de ABD–İran hattında dillendirilen diplomatik temaslar bu iddianın başlıca örnekleri. Ancak bu noktada göz ardı edilmemesi gereken temel bir soru var: Türkiye gerçekten tarafsız bir arabulucu mu, yoksa zaten denklemin içindeki bir aktör mü?
ABD–İran ilişkileri, klasik bir diplomatik gerilimden çok daha derin ve kırılgan bir yapıya sahip. Nükleer dosya, yaptırımlar, İsrail’in güvenlik stratejileri ve bölgedeki vekâlet savaşları bu hattı sürekli gerilim halinde tutuyor. Bu tabloya İran’ın kuzeybatısında faaliyet gösteren PJAK terör örgütü eklendiğinde risk daha da büyüyor. PKK’nın doğrudan bir uzantısı olan ve toprak almak için pusuda bekleyen PJAK, yalnızca İran’ın değil, Türkiye’nin de ulusal güvenliğini hedef alıyor.
Bu tür örgütlerin sahadaki hareketliliği, Türkiye açısından teorik değil, son derece somut bir tehdittir. PKK ile yıllardır mücadele eden bir ülke olarak Ankara, bu yapıların İran sahasında güç kazanmasının kendi sınır güvenliğine nasıl yansıyacağını çok iyi biliyor. Bununla da bitmiyor. İran’da çıkabilecek olası bir sıcak çatışma ya da rejim krizinin Türkiye’ye yönelecek yeni bir göç ve sığınmacı dalgası üretme ihtimali, bu dosyayı Ankara açısından daha da hassas hale getiriyor. Türkiye için mesele yalnızca diplomasi olmaktan çıkıyor; doğrudan güvenlik, demografi ve toplumsal istikrar meselesine dönüşüyor.
Öte yandan ABD’nin İsrail üzerinden Orta Doğu’da genişleyen askeri ve siyasi nüfuzu da Türkiye açısından dikkatle okunması gereken bir başka başlık. Bu hat, yalnızca İran’ı çevrelemeye dönük geçici bir strateji değil, uzun yıllardır tartışılan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bağlamında şekillenen daha geniş bir yeniden düzenleme sürecinin parçası. Bölgenin etnik, mezhepsel ve siyasi fay hatları üzerinden yeniden tasarlanması, bugün İran’ı hedef alıyor olabilir. Ancak yarın bu ivmenin Türkiye’yi dışarıda bırakacağının hiçbir garantisi yok.
Tam da bu nedenle Türkiye, ABD–İsrail merkezli bu yayılmacı çizgiyi uzaktan izleyen bir aktör olamaz. Irak ve Suriye tecrübeleri ortadayken, “bize sıra gelmez” rahatlığı dış politika açısından ciddi bir yanılgı olur. Haliyle Ankara, yalnızca bugünün dengelerine değil, yarının olası yönelimlerine dair bir farkındalık sergilemek zorunda.
Bu tablo içinde Türkiye’nin ABD–İran hattında arabulucu olarak konumlanması, klasik diplomasi tanımlarını zorlayan bir durum yaratıyor. Ankara bir yandan Washington ile NATO müttefiki, diğer yandan Tahran ile coğrafi komşu ve zorunlu bir bölgesel aktör. Bu ikili pozisyon teoride avantaj gibi görünse de pratikte tarafsızlık iddiasını sürekli tartışmalı hale getiriyor.
Arabuluculuk, çoğu zaman sanıldığı gibi yalnızca iyi niyet beyanlarından ibaret değildir. Uluslararası ilişkiler literatüründe bu rolün temel şartı, taraflar nezdinde güvenilirlik ve öngörülebilirliktir. Taraflar, arabulucunun masayı kendi stratejik hedefleri için kullanmayacağına inanmak ister. Türkiye’nin son yıllarda bölgede daha görünür, daha iddialı ve zaman zaman sertleşen bir dış politika çizgisi izlemesi, bu güven algısını kırılganlaştıran bir unsur olarak öne çıkıyor.
ABD cephesinden bakıldığında Türkiye hâlâ vazgeçilmez bir bölgesel aktör. Ancak giderek daha özerk ve daha zor kontrol edilebilir bir müttefik. İran açısından ise Ankara, Batı bloğunun parçası olmakla birlikte Tahran’ı tamamen dışlamayan nadir ülkelerden biri. Bu çift yönlü algı, Türkiye’ye diplomatik alan açtığı kadar, arabuluculuk rolünü de sürekli sorgulanır kılıyor.
Asıl kritik soru burada ortaya çıkıyor: Türkiye bu süreci gerçekten sonuç üretmeye dönük bir diplomatik çaba olarak mı görüyor, yoksa jeopolitik görünürlüğünü artıran bir pozisyon alma alanı olarak mı? Eğer amaç yalnızca masada olmak ise, arabuluculuk söylemi kısa vadede prestij kazandırabilir. Ancak somut ilerleme üretmeyen her girişim, uzun vadede diplomatik kapasiteye zarar verir.
Üstelik ABD–İran dosyası, hata toleransı düşük bir alan. Terör örgütlerinin sahadaki hareketliliği, İsrail merkezli askeri denklemler ve ABD’nin bölgesel yayılma stratejileri, küçük bir diplomatik hatanın bile Türkiye’yi sürecin kolaylaştırıcısı olmaktan çıkarıp doğrudan taraflarından biri haline getirme riskini barındırıyor.
Bu noktada Türkiye’nin önünde son derece dar bir yürüyüş hattı bulunuyor. Arabuluculuk, sessiz diplomasi ve stratejik sabır gerektirir. Oysa Türk dış politikası son yıllarda iç politikaya da seslenen, yüksek tonlu mesajlarla ilerliyor. Bu iki yaklaşımı aynı anda sürdürmek giderek zorlaşıyor.
Belki de daha gerçekçi olan, Türkiye’nin kendisini tarafsız arabulucu olarak değil, çatışmayı yöneten ve tansiyonu sınırlayan bölgesel bir aktör olarak konumlandırmasıdır. Akademik açıdan bakıldığında bu, Türkiye’nin rolünü normatif bir barış üreticisinden ziyade, güvenlik risklerini dengeleyen bir düzen kurucu olarak tanımlamak anlamına gelir. Böyle bir çerçeve, beklentileri düşürürken stratejik esnekliği artırır.
Sonuç olarak mesele Türkiye’nin masada olup olmaması değil; hangi rolde, hangi sınırlar içinde ve hangi kapasiteyle masaya oturduğudur. ABD–İran hattı gibi kırılgan bir dosyada arabuluculuk, dikkatle taşınması gereken bir unvandır. Yanlış taşındığında prestij kazandırmaz, dış politikada ağır bir maliyete dönüşür.
Türkiye için bugün asıl mesele, iddia ile kapasite, görünürlük ile sürdürülebilirlik arasındaki dengeyi yeniden kurabilmektir. Çünkü diplomaside güç, her zaman en çok konuşandan değil, krizi yönetebilen aktörden yana işler.